2026 Dünya Kupası’nda ilk maçlar geride kaldı. Kimi takım puan kaybetti ama umut verdi. Kimi takım kazandı ama soru işaretleri bıraktı. Kimi takım yenildi ama “bir şeyler deniyor” dedirtti. Bir de Türkiye vardı, İlk maçlar sonunda turnuvanın en büyük hayal kırıklığı oldu.

Ev sahibi Meksika’nın coşkulu başlangıcından, Almanya’nın Curaçao’ya karşı acımasız gol şovuna; Yeşil Burun Adaları’nın İspanya’ya karşı verdiği o muazzam taktik savaştan, Demokratik Kongo’nun Portekiz’e kök söktürmesine kadar her rengi, her taktiksel disiplini izledik. Haiti bile İskoçya karşısında sahaya bir karakter koydu, Senegal olgun oyunuyla Fransa’ya ecel terleri döktürdü, Katar bile plana sadık kalarak puan almayı başardı.

Ama gelin görün ki, turnuvadaki 48 takım arasında futbol adına ne oynadığını bilmeyen, sahada adeta "Benim burada ne işim var?" diye bağıran, oyun olarak turnuvanın en kötüsü unvanını daha ilk 90 dakikadan göğsüne takan tek bir takım vardı: Türkiye.

Pazar günü Avustralya karşısında aldığımız 2-0’lık mağlubiyet, sadece tabeladaki bir yenilgi değil; Türk futbolunun taktiksel iflasının, sistemsizliğinin ve vizyonsuzluğunun okyanus ötesindeki canlı yayınıydı.

Futbol bazen skor tabelasında değil, sahada bıraktığın izde okunur. Ve Türkiye’nin Avustralya karşısında bıraktığı iz, maalesef bir oyun izi değil; silik ayak izlerinden ibaretti.

Yüzde 72 topa sahip olmak…

Maç istatistiklerine bakan ve futboldan anlamayan biri, "Vay be, adamlar Avustralya’yı sahasına hapsetmiş" diyebilir. Evet, %72 oranında top bizdeydi.

Normal şartlarda böyle bir istatistiği görünce insanın aklına sürekli baskı, pozisyon, direkten dönen toplar, kalecinin yıldızlaştığı bir gece gelir.

Ama bu topa sahip olma durumu, Barcelona’nın o gözleri kamaştıran "tiki-taka"sından ziyade, halı sahada pas verecek adam bulamayıp topu kendi etrafında döndüren bıkkın emeklilerin oyununa benziyordu.

Top bizdeydi.

Plan kimdeydi, belli değildi.

Türkiye top çevirdi.

Biraz sağa…

Biraz sola…

Biraz geri…

Biraz tekrar sağa…

Ama kaleye doğru ne yapıldığı sorulunca ortada cevap yoktu.

Stoperlerimiz topu birbirine attı, arada bir beklere döndük, onlar tekrar stopere verdi. Avustralya ise kenara çekilip kahvesini yudumlayarak bu anlamsız pas trafiğimizi izledi. Çünkü biliyorlardı ki bu takımın ne bir hücum planı var ne de ceza sahasına sızabilecek bir aklı.

Soruyorum size: Maç boyunca doğru düzgün, "Şurada da harika bir organizasyon izledik" diyebileceğimiz tek bir pozisyonumuz var mı? Yok. Şans eseri ceza sahasına şişirilen toplar, neye uğradığını anlamadan koşan kanat oyuncuları ve tamamen doğaçlama gelişen rastgele hücumlar...

Açık ve net söylüyorum: O maç değil 90 dakika 24 saat bile sürseydi, bizim takım yine gol atamazdı.

Sanki futbolcuları hiç kampa almadan, antrenman yaptırmadan turnuvadan yarım saat önce getirip "Hadi beyler, hepiniz süper starsınız hiçbir taktiğe, rakip analizine ihtiyacınız yok. Maçı çok rahat alırsınız." diyerek sahaya sürmüşüz gibi bir hava vardı. Montella’nın taktik tahtası muhtemelen bomboştu; zira sahada Avustralya’nın oyun planına dair en ufak bir çalışma yoktu.

Türkiye’nin hücumları organize bir akıştan çok, mahalle maçında “hadi biriniz bir şey deneyin” anlayışını andırdı. Kanatlar kullanılıyor gibi oldu ama 1.95 ortalamalı defans hattında Kerem cüce gibi kaldı. Arda kanada atılıp harcandı, Barış koca 45 dakika boyunca tek bir kez dahi olsun oyuncuyu geçeyim de bir şut çekeyim demedi. Merkez zorlandı ama üretim çıkmadı. Ceza sahasına girildi ama ne için girildiği anlaşılamadı.

Bir takımın kötü oynaması başka bir şeydir.

Bir takımın ne oynamaya çalıştığının anlaşılamaması başka bir şey.

İkincisi daha ağırdır.

Çünkü kötü oynayan takım düzelir.

Ama kimliği olmayan takım önce ne yapmak istediğini bulmak zorundadır.

Türkiye ise 90 dakika boyunca sanki oyunun provasını yaptı; asıl maçı başka gün oynayacak gibiydi.

Acı olan şu:

Bu maç sabaha kadar sürseydi, Türkiye bu oyunla yine gol atamayacak hissi oluştu.

Çünkü mesele kaç dakika oynandığı değildi.

Mesele o dakikaların içinde ne üretildiğiydi.

Topa sahip olmak futbolun amacı değil.

Topla ne yaptığın önemli. Mourinho’nun dediği gibi maçı kaybettikten sonra isterse topu eve götürsünler hiçbir işe yaramaz.

Yüzde 72 topa sahip olup rakibi rahatsız edememek, elinde anahtar olduğu halde kapıyı açamamak gibi.

Dünya Kupası uzun maraton.

Bir maçla hüküm verilmez.

Ama ilk izlenimler önemlidir.

Ve ilk maçlar sonunda oyun kalitesi üzerinden konuşacaksak, en büyük hayal kırıklığı sıralamasında Türkiye maalesef üst sıralarda değil; doğrudan zirvede duruyor.

Çünkü kötü sonuçlar unutulur.

Ama sahada hiçbir şey vaat etmeyen görüntüler uzun süre akılda kalır.

Turnuvanın en kötü takımı olmak, en çok golü yiyen Curaçao olmak demek değildir. Onlar Almanya’dan 7 yedi ama kapasiteleri buydu. En kötü takım olmak; elinde bu kadar yetenekli bir jenerasyon varken, Avrupa'nın devlerinde oynayan oyunculara sahipken, sahaya tek bir mantıklı pas sekansı koyamamaktır. Biz bunu başardık.

Eğer ikinci maçlarda bu kör dövüşü, bu "sabaha kadar sürse gol olmaz" dedirten şuursuz hücum anlayışı devam edecekse, havayolu şirketlerine şimdiden çağrıda bulunalım: Bizim çocuklara erken dönüş biletlerini hazırlayın. Çünkü bu oyunla bırakın gruptan çıkmayı, turnuva tarihinin en sıkıcı hatırası olarak hafızalara kazınmaktan başka hiçbir şey yapamayız.