29 Haziran 1925... Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda kurulan darağaçları, aslında bir sonun değil, nesiller boyu yankılanacak bir duruşun, sarsılmaz bir imanın şahitleriydi. Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşlarının, inançları uğruna boyunlarına geçirilen o ilmek, zamanın ve mekanın ötesine geçerek inanan kalplerde bir şehadet nişanına dönüştü.
Aradan tam 101 yıl geçti. Ancak hakikatin feryadı, ne yılların yorgunluğuyla susturulabildi ne de toprağın altına gizlenebildi. Şeyh Said, sadece bir dönemin değil, İslam'ın izzet ve şerefini her şeyin üstünde tutan bir ümmetin onurlu direnişinin sembolü olmaya devam etti.
Şeyh Said, sıradan bir lider değil; ömrünü Kur'an'a, sünnete ve İ'la-yı Kelimetullah davasına adamış büyük bir alim, bir mürşid ve bir hakikat rehberiydi. O, ilmin sadece kitap sayfalarda hapsolmaması gerektiğine, alimin aynı zamanda toplumunun dertleriyle dertlenen, zulme ve haksızlığa karşı ilahi adaleti savunan bir kalkan olması gerektiğine inandı.
Kalbindeki sarsılmaz iman, onu dünya malından, makamdan ve fani olan her türlü korkudan arındırmıştı. O, rüzgara göre yön değiştirenlerden değil; fırtınaların ortasında bir çınar gibi dimdik durup, köklerini İslam'ın tevhid inancına sımsıkı saranlardandı. Onun kıyamı; makam, mülk veya dünyevi bir menfaat için değil, tamamen Allah'ın rızası ve dinin mukaddesatı içindi.
Tarih, ölüme yürürken bile vakarından zerre taviz vermeyen o yiğitleri unutmamıştır. Dağkapı Meydanı'nda kurulan sehpalar, dışarıdan bakan gözler için birer infaz aracı gibi görünse de, Şeyh Said ve arkadaşları için Rabb'e, Sevgili'ye kavuşmanın birer vesilesiydi.
Darağacına doğru yürürken adımlarında en ufak bir titreme, gözlerinde en ufak bir pişmanlık yoktu. Çünkü onlar, Kur'an'ın "Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin; bilakis onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız" (Bakara, 154) müjdesine ram olmuşlardı. Şeyh Said'in, o son anlarında dudaklarından dökülen ve tarihe altın harflerle kazınan şu sözleri, bir müminin dünyayı nasıl hiçe saydığının en büyük ispatıdır:
"Dünya yaşantımın sonu geldiğinde, pervasızca, dinim ve Allah için kurban edildiğime zerre kadar acımıyorum. Yeter ki torunlarım, düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler."
O ip, bedeni dünyadan koparırken, ruhu en yüce makamlara, Firdevs cennetlerine taşıyordu. Dağkapı Meydanı, o gün sadece bir infaza değil, bir diriliş destanına şahitlik etti.
Bugün, o hüznün ve onurun üzerinden tam 101 yıl geçti. İdam sehpalarını kuranlar, o gün o sesi sonsuza dek susturduklarını sandılar. Oysa şehadet, toprağa atılan bir tohumdur. Şeyh Said ve arkadaşlarının Dağkapı'da toprağa düşen o temiz kanları, aradan geçen bir asra rağmen milyonlarca müminin kalbinde yeşermeye, ilham olmaya devam ediyor.
Onlar, boyun eğmemenin, inançtan taviz vermemenin ve sadece Alemlerin Rabbi olan Allah'ın huzurunda rükuya varmanın ne demek olduğunu çağlara öğrettiler. 101 yıl sonra bugün, Şeyh Said'in ismi anıldığında inananların kalbinde dualar yankılanıyor, Kasım’ın şahsında hainlere ise beddualar yağıyor. Şeyh’in vakur duruşu nesillere bir pusula olmaya devam ediyor.
Zaman akıp gitse de, devirler değişse de, İslam'ın izzetini kuşanmış o beyaz sarıklı kahramanların destanı asla unutulmayacaktır. Allah, Şeyh Said Efendi’ye ve onunla birlikte omuz omuza şehadete yürüyen tüm dava arkadaşlarına rahmet eylesin. Zalimler bu toprakların bağrında Saidlerin, Hüseyinlerin yeşermeye devam edeceğini unutmasın.