“Doğu (Güneşin doğduğu yer) da Batı (Güneşin battığı yer) da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara: 115)

Bazı yolculuklar bir noktaya varmak için yapılır, bazıları ise insanın kendine varması için…

Bu hafta sonu (25 Temmuz 2026) TAVZ DER’in organizasyonuyla yaptığımız yolculuk, iki maksadı da barındırıyordu.

Cumartesi günü Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Tavz bölgesine gitmek için araçla yola koyulduk. Bölge diyorum; çünkü her birinin 5-7 arası mezrası olan 7 köyü içinde barındıran bir coğrafyadan bahsediyorum.

Tavz (Tabsi-Tavzi), Güneşin gölgesi anlamına gelip hem bir coğrafya ismi hem de bir aile/aşiret ismidir. Merkez nahiye Yenisu, Bingöl’den 64 km uzaklıkta…

Köye vardıktan sonra Karadeniz yollarına taş çıkaran, yılan kıvrımları gibi zirveye doğru çıkan zorlu, ürkütücü ve düşündürücü yollardan 2.400 rakımlı Warê Astueron’a (At Yaylası) dört çekerli araçlarla çıktık. İlk gün kamp, doğa izlemi ve tadında çeşitli etkinliklerle geçti. Yeni dostluklara kapı açan muhabbetler oluştu.

Burada güneşin batışı, İlahi kudretin karşısındaki hayranlığı ve teslimiyeti hissettirecek bir kıvam, güzellik ve azametteydi.

Gecenin 01.00’nde 150 kişilik bir kafile ile yola koyulduk. Bingöl, Muş ve Diyarbakır sınırlarının kesiştiği Gılê Zilan’a (Zilan Tepesi) doğru yaklaşık 2,5 saat yol yürüdük. 2.940 rakımlı bu zirveye ulaşmak için Ware Sıyê Siron ve Textê Xatunon bölgelerinden geçtik. Ve birçok yerde hala yarım metreyi bulan kar vardı.

Vakit, 03.30 olmuştu.

2.940 rakımlı Zilan Tepesi’ne doğru sessiz, kararlı ve merakı çok doğa yürüyüşü bitmişti. Amaç yalnızca güneşin doğuşunu izlemek değildi; belki de çoğumuzun bu niyetle çıktığı bu yolculuk, aslında insanın kendi iç dünyasına, mana boyutuna doğru yaptığı bir seferdi.

Dağların zirvesine ulaşmak zordur. Hava soğuk, rüzgâr şiddetli ve vadilerde hala şehirdeki Şubat ayını andıran bir kar var…

Yaz sıcağının tişörtü yerini birkaç kat elbise, mont, kaban ve battaniyeye bırakmıştır.

Bu zirve yolculuğunda nefes daralır, adımlar ağırlaşır, gecenin sessizliği insanı kendi sesiyle baş başa bırakır, yolun karanlıkla birleşen belirsizliği hedefe bir an önce varma isteğini artırır. Fakat asıl zirve, ayakların ulaştığı ve bedenin bir şelte gibi kendini bıraktığı yükseklik değildir; kalbin eriştiği hakikattir.

Bu dağları, yaylaları ve zirveyi görünce çoğu zaman şehirlerin gürültüsünde gökyüzünü bile fark edemediğimizi hatırlıyoruz. Oysa dağlar, konuşmadan öğreten büyük mürşitler gibidir. Onlar, sessizlikleriyle tefekkürü, heybetleriyle aczi, ihtişamlarıyla İlahi Kudret’i anlatırlar.

Her kaya parçası, her rüzgâr, her kar dolu vadi ve çiçeğe durmuş her bitki ve her ufuk çizgisi bize adeta “Bak, düşün, ibret al ve secdeyle eğil!” diye seslenir.

Zilan Tepesi’nde bütün ihtişamıyla doğan güneş, yalnızca yeni bir günü başlatmıyordu. Aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş bir hakikati bize hatırlatıyordu:

Güneş her sabah doğar; fakat onu gerçekten gören gözler her zaman doğmaz.

Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Fakat irfana ulaşmak hâlâ emek istiyor.

Çünkü bilgi okumakla kazanılır; irfan ise bakmayı öğrenmekle…

Bir manzaraya herkes bakabilir; fakat o manzaranın arkasındaki ilahî sanatı okuyabilmek, ancak tefekkür eden gönüllere nasip olur. Belki de bu hikmetle Kur’an-ı Kerim, insanı defalarca Allah’ın okunmayı bekleyen en büyük kitabı kainata (gökler, dağlar, yeryüzü ve güneşin doğuşu) bakıp tefekkür etmeye davet eder.

Zilan’ın zirvesinde güneşi avuçlarının arasına alıyormuş gibi fotoğraf çektirenler vardı.

Bu, güzel bir kareydi…

Hakikatte insan güneşi tutamaz, ona ulaşamaz.

O güneşi yaratan Kudret’i tanıyabilir.

Parmaklar, o ışığı yakalayamaz; ama aynı eller dua için semaya kalktığında rahmet kapıları aralanır.

Bu doğanın doğal güzelliklerinin bize yüklediği sorumluluklar vardır.

Dağları yalnızca seyretmek değil, korumak;

Yaylaları yalnızca ziyaret etmek değil, emanet bilmek;

Tabiatı yalnızca fotoğraflamak değil, Yaratan’ın bir ayeti olarak okumak…

Çünkü estetik, yalnızca güzel manzaralar üretmek değildir.

Estetik; güzelliğin arkasındaki İlahi gücü, kudreti ve hikmeti fark edebilmektir.

İrfan ise o güç, kudret ve hikmet karşısında hayranlıkla susup secdeye kapanabilmektir.

Gılê Zilan’da güneş kendisi için her zamanki gibi doğdu.

Ama bizim için belki de en güzel gün doğumlarından biriydi.

Ufukta beliren bir kızıllık değildi; kalpte başlayan yepyeni aydınlıktı.

Çünkü hakiki şafak, gökyüzünde değil, insanın gönlünde doğandır.