Futbol, hiçbir zaman yalnızca futbol olmadı.

Çoğunlukla bir topun peşinden koşan yirmi iki futbolcunun mücadelesi, kazanma hırsı ve taraftarı fanatikleştiren bir spor oldu.

Bazen futbol, milletlerin hafızası, bakışı ve vicdanı adına bir resim, bir sembol oldu.

Bu yıl, Dünya Kupası bunun en büyük sahnesi ve yansıması oldu.

Yaklaşık 30 yıldır futbolla, maçla ve takımla arama mesafe koydum.

Maç izlemedim, izleme hevesim de oluşmadı.

Futbolu suçlamadım; ama futbolun kitleleri uyuşturma, savurma, fanatizm yönünü hep vurguladım. Ki hala böyle düşünüyorum.

Ama bu yıl futbol, benim nazarımda, milyonlarca Müslümanın ve Gazze’nin nazarında böyle değildi.

Yıllar sonra ilk kez bir futbol maçı izledim.

Hem de heyecanla, umutla ve takımlardan birinden yana gönlümü sunarak…

Bu kez kupanın gölgesinde, gündeminde ve etkileşimlerinde çok büyük bir acı, sancı, yıkım ve katliam vardı.

Gazze…

Gazzeli mücahitler, şehitler, anneler, çocuklar ve herkes…

Bir de Gazze’nin dirilttiği milyonlar Gazze sevdalısı…

Bu yıl… 2026…

İnsanlar sadece futbol izlemedi, güzel oynayan takımları alkışlamadı.

Ülkelerin uluslararası meselelerde sergiledikleri duruşu da takip etti.

İspanya’nın, Filistin konusunda attığı cesur diplomatik adımlar,

İspanya Başbakanı'nın uluslararası platformlarda yaptığı açıklamalar,

İspanya halkının meydanlarda Filistin için sergilediği müthiş dayanışma,

Ve İspanya takımının dillere destan, gönüllere sultan bir futbolcusunun tavrı,

Lamine Yamal…

Filistin davası ve Gazze halkının yanında izzetle duruşu,

Tehditlere rağmen bir eylem gönüllüsü gibi Filistin bayrağını dalgalandırması

ve kariyerini mazlumlar adına gözden çıkarması…

Bir hükümet, bir başkan, bir halk, bir futbol takımı ve bir futbolcu…

Bir takım, o takımın futbolcuları, elbette o devletin dış politikası sorumlusu değildir.

Ancak semboller, açık mesajlar ve subliminal anlatılar çağında yaşıyoruz.

Bazen bir futbol takımı, forması ve oyuncuları…

Bir vicdan, bir haykırış, bir müjde ve bir umut olur.

İspanya da tepeden tırnağa hatta iliklerine kadar böyle oldu.

İspanya, Filistin'le olan dayanışmasını her an, yer ve fırsatla yansıttı.

Milyonlarca insanın gözünde yalnızca bir devlet, başkan, halk ve takım olarak yer etmedi; aynı zamanda insani bir duyarlılıkla, cesur haykırışlarla ve tehditlere pabuç bırakmayan duruşuyla maşeri vicdanın gür sesi oldu.

Ve tam aksi yönde,

Şeytanın safında,

Siyonist sevicilikle,

Ve israile verdiği güçlü siyasi destekle,

Öne çıkan bir devlet, yönetici, takım ve futbolcusu Lionel Messi…

Arjantin…

Bu bağlamda Dünya kupası finali,

İki tarafın tarafı devletler, halklar ve bakışlar için

sadece İspanya ile Arjantin arasında oynanan bir futbol maçı değildi.

Bir tarafta Gazze…

Diğer tarafta israil…

İkisinden birinin sevineceği bir sonuç…

Biri kazanırsa sevinç mazlumun,

Umut Gazze’nin olacaktı.

Diğeri kazanırsa hırs ve kibir tavan yapacaktı…

İşte milyonlarca Müslüman,

yıllardır "futbola mesafeli durmak gerekir" düşüncesini savunmuş olsa bile,

bu vesileyle İspanya'nın Dünya Kupası'nı kazanmasına göstere göstere sevindi.

Çünkü bu sevinç futbola, takıma, futbolcuya ve kazanılan kupaya değildi.

Bu sevinç, Hazreti Ebubekir’in ateşperest Persler karşısında ehl-i kitap Rumların kazanmasına benzer ve aynı niyetli bir sevinçti…

Gazze'nin tamamen yalnız olmadığını hissettiren sembolik bir mutluluktu.

İşte final düdüğü çaldığı ilk andan İspanya’nın attığı gol anına kadar

Kupadan daha çok vicdan konuşuldu, mazlum hatırlandı ve vahşi siyonizme öfke duyuldu.

Netanyahu'nun Arjantin'in şampiyon olması arzusu gerçekleşmedi,

Arjantin rezili ve Siyonist yalakası Messi kupaya uzanamadı…

Bu ne demekti?

Filistin davasına gönül veren milyonlarca insanın

"Gazze için yükselen vicdani sesler, futbolla da olsa karşılıksız kalmadı" düşüncesiyle anlamlandı.

Elbette hiçbir kupa, katliamı durduramaz.

Hiçbir maç, Gazze'de hayatını kaybeden bir çocuğu geri getiremez.

Hiçbir madalya bombaların sesini susturamaz.

Hiçbir gol yıkılan beldeleri yeniden imar edemez.

Ama umut, bazen beklenmedik yerde filizlenebilir.

Bu bir başbakanın cesur sözüyle...

Bir halkın meydanlarda taşıdığı Filistin bayraklarıyla...

Lamine Yamal gibi daha on sekizinde

genç bir futbolcunun vicdanlı ve izzetli duruşuyla...

Ve bazen de dünya kupasını kaldıran bir takımın zaferiyle...

Dünya Kupası elbette gelir geçer.

Kupalar, müzelere kaldırılır.

Rekorlar kırılır, sonra yeniden kırılır.

Efsaneler tıpkı Pele ve Maradona gibi bir gün tarihin sayfalarına karışır.

Fakat insanlık hafızası, kimin hangi dönemde mazlumun yanında durduğunu unutmaz.

Gerçek zafer, kupayı kaldırmak değildir.

Gerçek zafer, mazlumun sesini duyabilmektir,

Gerçek zafer, zulmün karşısında insan kalabilmektir,

Gerçek zafer, bütün yıkılmışlık ve tükenmişliğe rağmen umudu ayakta tutabilmektir.