Adaletin temel ölçülerinden bir tanesi de yanlışa yanlış deme anlayışıdır.

“Yanlışı kim yaparsa yapsın yanlış yanlıştır, doğruyu da kim yaparsa yapsın doğru da doğrudur” diyebilme ölçüsünde olmaktır.

Çünkü yanlış, kimden gelirse gelsin masumlaştırılamaz; doğru da kimden gelirse gelsin eğrilemez. “Bendense yanlışı doğrudur, ötekiyse doğrusu yanlıştır” anlayışı, hakikate de vicdana da sığmaz.

Toplum olarak sanki düşünmek için değil, birilerinden işaret beklemek için yaşıyoruz. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek için bile bir ağızdan çıkacak sözü bekler hâle geldik. “Buna doğru diyorsan doğrudur, yanlış diyorsan yanlıştır” anlayışı, insanın aklını emanet bırakmasından başka nedir? Bir toplumda insanlar kendi vicdanlarının sesini dinlemek yerine gelecek bir talimata kulak veriyorsa orada yalnızca düşünce değil, cesaret de yara almış demektir.

Ölçümüz kişiler değil, ilkeler olmalı. Bir sözü kimin söylediğine bakarak değil, ne söylediğini düşünerek değerlendirmeliyiz.

“Sen de mi böyle diyorsun, o zaman sen de bunlardansın” yaklaşımı, insanın vicdanına pranga vurduğu gibi toplumun kendini düzeltmesinin de önüne geçer. Çünkü hakikat, hiç kimsenin tekelinde değildir; doğru, yalnızca “bizim” tarafımızdan söylendiğinde doğru olmaz.

Herkes, hak bildiğini belli ilkeler çerçevesinde, hakaret etmeden, iftiraya ve yalana başvurmadan, dilediği mecrada dile getirebilmelidir. Her sözde hemfikir olmak zorunda değiliz; ancak herkesin söz hakkına saygı duymak zorundayız. Bir düşünceye katılmayabiliriz ama sırf bizden değil diye o düşünceyi yok sayamayız. Toplumun tuğlası böyle dizilir, mayası böyle tutar. Kutuplaşmayı aşmanın, doğruya sarılmanın ve yanlışı düzeltmenin yolu da buradan geçer.

Aksi hâlde zamanla insanlar konuşmaktan çekinir, susmayı öğrenir, sustukça suskunluğa alışır. Bir süre sonra kabulleniş, hayatın kendisine dönüşür; insan kendi değerlerinden uzaklaşır. Herkesin aynı düşündüğü, aynı konuştuğu, aynı şeyleri söylemek zorunda kaldığı yapay bir toplum ortaya çıkar. Oysa kanlı canlı bir toplumda farklı sesler bir tehdit değil, zenginliktir.

Ortak evimiz olan bu ülkeyi ayakta tutacak olan, herkesin aynı sesi çıkarması değil; farklı seslerin aynı adalet çatısı altında buluşabilmesidir. Bunun yolu susmaktan değil, konuşmaktan geçer. Duygu, düşünce, talep ve şikâyetlerin “rahatça” dile getirilebildiği bir ortamı korumak ve geliştirmek hepimizin sorumluluğudur.