Bazen düşünüyorum da insan, hayatı boyunca defalarca günah işliyor, haksızlık yapıyor, kul hakkına giriyor, gıybet ediyor, iftira atıyor, ihanet ediyor. Ardından ellerini açıp Allah’tan af diliyor ve bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Üstelik kimi zaman aynı yanlışları yapmayı sürdürüyor.

Beni asıl düşündüren, insanın hata yapması değil; yaptığı hatanın ardından kendisini nasıl bu kadar kolay aklayabildiği. İnsan, Allah’tan af diledikten sonra hangi düşünceyle affedildiğine kanaat getiriyor? Oysa tövbe etmek, affedildiğinden emin olmak değil; affedilmeyi umarak değişmeye yönelmektir. İnsana düşen, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeden samimiyetle tövbe etmek, yanlışlarını düzeltmek ve başkasının hakkına girdiyse bunu telafi etmeye çalışmaktır.

Peki, insan neden kendisini bu kadar kolay haklı çıkarır?

Belki de bunun cevabı, insanın yalnızca hata yapan değil, yaptığı hatayı kendisine açıklayan ve çoğu zaman mazur gösteren bir varlık olmasında saklıdır.

İnsan, başkasının hatasını değerlendirirken eylemine bakar; kendi hatasını değerlendirirken ise niyetini, şartlarını ve mazeretlerini öne çıkarır. Başkasına karşı katı, kendisine karşı hoşgörülüdür. Böylece farkında olmadan kendi mahkemesini kurar. Hâkim de savcı da avukat da kendisidir. Delilleri kendi lehine değerlendirir, mazeretlerini kabul eder ve sonunda kendisini haklı çıkararak kendi kendisine beraat kararı verir. Oysa aynı eylemi bir başkası yaptığında, o kişiyi acımasızca yargılar ve mahkûm eder.

Belki de insanın kendisini sürekli haklı çıkarmasının ardında böyle bir iç mahkeme vardır.

İnsan bazen yaptığı yanlışın farkında değildir. Bazen yanlış olduğunu bilir ama arzusuna, öfkesine ya da çıkarına yenilir. Bazen pişmanlık duyar ancak davranışını değiştiremez. Bazen de tövbe etmeyi değişmekle karıştırır.

Oysa pişmanlık ile değişim aynı şey değildir. Allah’ın merhametine inanmak başka, bu merhameti yanlış davranışların sonuçlarından bağımsız bir güvence gibi görmek başkadır. Merhamet umudu, sorumluluktan kaçmanın bahanesi değil, yanlıştan dönmenin vesilesi olmalıdır.

Çünkü insanın pişmanlığı kendisine ait olabilir; fakat verdiği zararın sonuçları başkasının hayatında devam edebilir.

Bu durum yalnızca dinî hayatta değil; aile ilişkilerinde, dostluklarda, siyasette ve toplumsal çatışmalarda da karşımıza çıkar. Herkesin anlatacak bir hikâyesi, savunacak bir gerekçesi vardır. Fakat bir davranışın açıklanabilir olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez.

Belki de asıl sorun, herkesin kendisini haklı görmesi değil, haklılığın ölçüsünü kendisinin belirlemesidir. İnsan, başkasından beklediği dürüstlüğü kendisinden de talep edebilseydi, birçok haksızlıkla yüzleşmek daha kolay olurdu.

Öyleyse insanın kendisine sorması gereken soru yalnızca “Ben haklı mıyım?” değil, “Haksız olduğumu gösteren bir gerçekle karşılaşsam, bunu kabul edebilir miyim?” sorusudur.

Evet, yaptıklarımızdan pişmanlık duymalı, tövbe etmeli ve yanlışlarımızı vicdan mahkememize taşıyarak kendimizi sorgulamalıyız. Ancak bu mahkemede hâkim de savcı da avukat da yalnızca kendi nefsimiz olmamalı; hükmümüzü Kur’an-ı Kerim’in gösterdiği hakikatler doğrultusunda vermeliyiz. Kendi kendimizi aklamaya değil, hakikati görmeye çalışmalıyız.

“Öyle bir hayat yaşayalım ki ahiret gününde Allah’ın rahmetine umut bağlarken, dünyada yaptıklarımızın hesabını vermeye de hazır olalım. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şefaatine nail olmayı umarken, onun öğrettiği ahlakı yaşamaya da gayret edelim.”

Çünkü bu dünyada kendimize beraat kararı verebiliriz; fakat ahirette asıl mesele, kendimizi nasıl savunduğumuz değil, hakikat karşısında ne durumda olduğumuzdur.

Nitekim Yüce Yaratıcımız ve Efendimiz (s.a.v.) konuyla ilgili şöyle buyurmaktadırlar:

"Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir." (Kıyamet Suresi: 14-15)

"İnsanların en acizi, nefsini hevesine bağlayıp sonra da Allah’tan cenneti temenni edendir." (Tirmizî, Sıfâtü'l-Kıyâme, 25)