Bir zamanlar insanlardan itaat isteniyordu. Bugün ise onlardan yalnızca küçük bir kutucuğu işaretlemeleri isteniyor: “Kabul ediyorum. Ne garip bir tezat ki…

İnsanlık, yüzyıllar boyunca krallarla, imparatorlarla, kiliselerle ve mutlak iktidarlarla mücadele etti; sonunda iktidarın kaynağını sorgulamaya başladı. “Yönetme hakkını sana kim verdi?” diye sordu ve ortaya “toplum sözleşmesi” fikri çıktı.

Toplum sözleşmesi düşüncesi modern siyaset felsefesinde en çok Hobbes, Locke ve Rousseau ile özdeşleşse de kökleri çok daha eski tartışmalara uzanır. Nasıl ki Comte ile özdeşleşen sosyolojinin kökleri yüzyıllar önce İbn Haldun’un “ilm-i umran” anlayışında aranabiliyorsa, toplumsal mutabakat fikrinin de yalnızca modern Batı’ya ait olmadığını söylemek mümkündür.

Modern Batı siyaset felsefesindeki toplum sözleşmesini, siyasal iktidarın meşruiyetini insanların ortak rızasına ve üzerinde uzlaştıkları siyasal düzene dayandırma çabası olarak tanımlayabiliriz.

Dini literatürde de toplumsal mutabakat ve siyasal meşruiyet üzerine farklı örnekler vardır. Bunlar modern toplum sözleşmesi teorileriyle birebir aynı değildir; ancak karşılaştırmaya imkân verir. Hz. Muhammed (SAV) döneminde farklı topluluklar arasında yapılan ve “Medine Vesikası” adıyla bilinen düzenleme de bu nedenle kimi araştırmacılar tarafından erken dönem toplumsal sözleşme örnekleri arasında değerlendirilmiştir.

Hz. Ebubekir’in halife seçildikten sonra yaptığı ilk hutbede söylediği şu sözler de dikkat çekicidir:

“İyilik edersem bana yardım edin, kötülük edersem beni doğrultun... Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin. Eğer onlara isyan edersem, sizin de bana itaat etme hakkınız kalmaz.”

Burada yöneticinin meşruiyeti sınırsız bir itaate değil, ahlaki ve hukuki bir çerçeveye bağlanmaktadır.

Oysa Thomas Hobbes'a göre insan doğası gereği bencil, güvensiz ve çıkarcıdır. Doğa durumu "herkesin herkesle savaşı" (kaos) halidir; insanlar birbirinin kurdudur. Dolayısıyla devlet, bu vahşi doğayı bastırmak için korku ve baskı üzerine kurulur.

Hz. Ebubekir’in bu hutbesinde açıkça görüleceği üzere, insan doğası kökten kötü veya kurt olarak görülmez; aksine ahlaki sorumluluk taşıyan, adalet ve istişareye (şûra) kabiliyeti olan bir varlıktır. Toplumun bir araya gelme motivasyonu korku değil; kardeşlik, inanç birliği, adalet ve düzeni koruma bilincidir.

Dolayısıyla bir tarafta güvenlik adına güçlü egemenliğin öne çıktığı bir anlayış, diğer tarafta ise iktidarın adalet, sorumluluk ve ahlaki sınırlarla birlikte düşünüldüğü bir yaklaşım görürüz.

Yüzyıllar önce krallara karşı verilen hak mücadelesi, acaba bugün dijital sözleşmelerde nasıl bir karşılık buluyor?

Hobbes’un Leviathan’ı, dijital çağda biçim değiştirerek karşımıza çıkıyor olabilir mi?

Dün insan fiziksel güvenliği karşılığında egemene geniş yetkiler devrediyordu. Bugün ise dijital konfor, iletişim, eğlence ve hizmetlere erişim karşılığında kişisel verilerimizi, tercihlerimizi ve davranışlarımızı dijital platformlara bırakıyoruz.

Modern insan sandığa giderek siyasal egemenliğini kullanıyor. Fakat dijital dünyaya girdiğinde, kendi kurallarını koyan değil, başkalarının koyduğu kuralları kabul eden bir “kullanıcı”ya dönüşebiliyor.

Siyasal özgürlüğümüzün genişlemesi, dijital özgürlüğümüzün de aynı ölçüde genişlediği anlamına gelmiyor.

Merak ediyorum: Büyüteçle bile zor okunacak kadar uzun kullanıcı sözleşmelerini gerçekten kaç kişi okuyor?

Üstelik “Kabul ediyorum” demeden çoğu zaman hizmete erişemiyoruz. Ve bütün bunların üzerinde bir de “ücretsiz” etiketi var.

Peki gerçekten ücretsiz mi?

Şüphesiz hayır.

Dijital ekonomide bedel her zaman kredi kartından tahsil edilmiyor. Birçok platform kullanıcıların davranışlarından, tercihlerinden ve ürettikleri verilerden ekonomik değer oluşturuyor. Bazen ücret, paramızdan değil; dikkatimizi, zamanımızı, alışkanlıklarımızı ve mahremiyetimizi paylaşmamızdan oluşuyor.

Nihayetinde mesele yalnızca verinin kime ait olduğu değil, insanın dijital dünyadaki konumudur.

Nasıl ki tebaadan vatandaşa geçiş, insanın yalnızca yönetilen değil, hak sahibi bir özne olarak görülmesini beraberinde getirdiyse; bugün de kullanıcıdan “dijital hak öznesi”ne geçiş benzer bir dönüşümü gerektiriyor.

Tarih boyunca insanlık, “Ben yalnızca bir köle değilim; hakları olan bir vatandaşım” diyerek ayağa kalktı.

Şimdi aynı sorgulamayı dijital dünyada yapmak zorundayız.

Verilerimiz yalnızca ekonomik bir kaynak değildir. Mahremiyetimiz de vazgeçilebilir bir lüks değildir.

Gerçek özgürlük, ekrandan gelen her uyarıya refleksle boyun eğmemek; hangi bilgiyi paylaşacağına ve hangi sınırı çizeceğine bilinçli biçimde karar verebilmektir.

Unutmayalım:

Bazen yeni dünya, eskisinden çok farklı görünmez; sadece kuralları artık daha küçük harflerle yazılmıştır.

Ve belki de dijital çağın asıl sorusu şudur:

Birer kullanıcı olarak kalacak mıyız, yoksa kendi veri evrenimizin hak öznesi olduğumuzu hatırlayacak mıyız?