Geçtiğimiz üç yazımızda, insanın kendisini haklı ve doğru yolda görme eğiliminden söz etmiştik. Kendisini haklı gören insanın, kendi dışında kalanları da çoğu zaman haksız ve yanlış yolda değerlendirdiğini; bütün bunların ise aklını kullanma biçimiyle yakından ilişkili olduğunu ifade etmeye çalışmıştık.

Bu yazımızda, söz konusu yanlılığın insanı nasıl bir düşünce dünyasına hapsettiğini ve ne tür sonuçlar doğurabildiğini anlamaya çalışalım.

Bu satırları yazarken aklıma Aamir Khan'ın meşhur PK filmi geldi.

Filmde Tapasvi adında bir rahibin peşinden giden binlerce insan vardı. Bu insanlar Tapasvi'yi Tanrı'nın yeryüzündeki sesi gibi görüyor, onun söylediklerini sorgulamadan mutlak doğru kabul ediyorlardı. Peki, bir insanın söyledikleri hangi noktada sorgulanamaz bir hakikate dönüşür?

Biraz düşünelim.

Tapasvi, takipçilerinden sürekli para talep ederken kendisi saraylarda yaşıyor, halkın önemli bir bölümü ise yoksullukla mücadele ediyordu. Buna rağmen insanlar yaptıkları bağışları bir insana verdikleri para olarak değil, inandıkları Tanrı uğruna yaptıkları fedakârlıklar olarak görüyorlardı. Böylece sorgulanması gereken bir insanın talepleri, kutsal bir amacın parçası hâline geliyordu.

Bir adım daha ileri gidelim.

Diyelim ki Tapasvi, Hindistan hükümetiyle karşı karşıya gelsin ve hükümet, Tapasvi ile takipçilerine baskı uygulayarak mallarına ve mülklerine el koysun.

Böyle bir durumda takipçilerinin, "Tapasvi'nin yanlış politikaları yüzünden mallarımızı kaybettik." demeleri ne kadar olasıdır?

Belki de bunun yerine şöyle diyeceklerdir:

"Biz hak yolundayız. Başımıza gelenler, inancımız uğruna ödediğimiz bedellerdir. Her şeyimizi Tanrı'nın yolunda feda ettik."

İmam Gazâlî’nin asırlar önce belirttiği gibi:

"İnsanların çoğu, hakikati aramak için değil; daha önce kabul ettikleri ve bağlandıkları düşüncelerin haklılığını ispatlamak için delil ararlar. Onlar için ölçü, 'neyin doğru olduğu' değil, 'neyi savunageldikleri'dir."

Ve ekler: "Kişinin gözünü taassup bağladıysa, en açık hakikatler bile ona karanlık gelir. O, kendi yanlışını inatla savunmayı bir fazilet, hakikati kabul etmeyi ise bir zayıflık olarak görür."

"Peki, burada ne yaşanmaktadır?

İnsanlar, uğradıkları kayıpları inançlarının yanlışlığına işaret eden bir durum olarak değerlendirmek yerine, haklı olduklarının kanıtı olarak yorumlayabilirler. Böylece yaşadıkları olumsuzluklar bile inançlarını sorgulamalarına değil, ona daha sıkı sarılmalarına neden olabilir. Çünkü artık karşılaştıkları her durumu, önceden benimsedikleri düşünceyi destekleyecek biçimde yorumlamaktadırlar.

Belki de burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insan, inandığı şey uğruna her şeyini kaybettiğinde mi inancına daha sıkı sarılır, yoksa kaybettiklerinin boşuna olmadığını kendisine kanıtlamak zorunda kaldığında mı?

Uğruna büyük bedeller ödenmiş bir düşüncenin yanlış olabileceğini kabul etmek kolay değildir. Böyle bir kabul, yalnızca bir fikirden vazgeçmek anlamına gelmez; geçmişte verilen kararları, yapılan fedakârlıkları ve ödenen bedelleri de yeniden sorgulamayı gerektirir. İnsan bazen yanıldığını kabul etmek yerine, yaşadıklarına yeni anlamlar yükleyerek inancını korumayı tercih eder.

Bu durum yalnızca dinî inançlarla sınırlı değildir. Siyasi ideolojilerde, toplumsal hareketlerde ve gündelik ilişkilerimizde de benzer bir mekanizmayla karşılaşabiliriz. İnsan, bir düşünceye veya topluluğa bağlandıkça zamanla o düşüncenin doğruluğunu sorgulamaktan çok, kendi haklılığını korumaya odaklanabilir.

Ancak burada daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Bir fikir, tüm çelişki ve tutarsızlıklara rağmen insan zihninde nasıl oluyor da sorgulanabilir bir düşünce olmaktan çıkıp uğruna her şeyin feda edilebileceği bir hakikate dönüşüyor? Üstelik insan, kendi düşüncesini savunurken onu yalnızca olduğu gibi korumakla kalmıyor; bazen kendi korkularına, çıkarlarına ve beklentilerine uygun hâle de getiriyor. Belki de fikirlerin insanla kurduğu ilişkiyi anlamak için onları başka bir açıdan ele almamız gerekiyor.

Belki de fikirleri, biyolojik olmasalar da virüslere benzetebiliriz.

Tıpkı virüslerin çoğalabilmek için canlı bir hücreye ihtiyaç duyması gibi, fikirler de insan zihniyle buluşarak yayılır ve etkili hâle gelir. Fikirlerin beyni, gözü, eli ya da ayağı yoktur; onları yorumlayan, hayata geçiren ve başkalarına aktaran insandır.

"İnsanın en mahir olduğu işlerden biri ise fikirleri bağlamından kopararak kendi haklılığına uygun biçimde yeniden şekillendirmektir. Fikirler, insan zihniyle buluştuklarında onun korkuları, çıkarları ve aidiyet duygusuyla etkileşime girerek bir tür mutasyona uğrayabilir.

Böylece başlangıçta belirli bir anlam ve amaç taşıyan bir fikir, insanın elinde bambaşka bir anlam kazanabilir. İnsan, kendi yorumunu fikrin kendisiyle özdeşleştirdikçe o fikri sorgulamayı da kendisini sorgulamak gibi algılamaya başlar. Bu noktadan sonra düşünceyi eleştirmek, yalnızca bir fikri tartışmak olmaktan çıkar; kişinin inancına, kimliğine ve aidiyetine yöneltilmiş bir tehdit olarak görülür.