Yıllar önce Fransız düşünür Étienne de La Boétie’nin 16. yüzyılda kaleme aldığı Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’i okuduğumda, kitabı yalnızca dönemin monarşilerine ve bu monarşilere boyun eğen halklara dair yazılmış bir eser olarak düşünmüş; kitabı bitirmiş ve notlarımı almıştım.
Geçen hafta, Gazze’de yaşanan soykırıma karşı bölgenin ekonomik ve askerî açıdan güçlü ülkelerinin sergilediği sessizlik ve eylemsizlik üzerine yazarken, aklıma yeniden Étienne de La Boétie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’i ve bu kitapta ortaya koyduğu bazı düşünceler geldi.
Elbette Arap dünyasının sessizliğini bütünüyle “gönüllü kulluk” kavramıyla açıklamak doğru olmaz. Ancak La Boétie’nin düşünceleri, özellikle mevcut monarşilerin ve diğer Arap ülkelerinin ABD ve israil karşısındaki bu eylemsizliğini anlamak için bize önemli bir düşünsel çerçeve sunabilir.
Acaba diyorum, La Boétie kitabı bugün yazsaydı, tiran olarak ABD’yi, tirana boyun eğenleri de Arap devletleri ve rejimleri olarak görüp kitabına şu soruyla mı başlardı?
Bir zorbanın gücü gerçekten kendi gücü müdür?
Yoksa o güç, milyonlarca insanın itaatinden, alışkanlığından, korkusundan, çıkarından ve sessizliğinden mi doğar?
Çünkü Gazze yalnızca bombaların, tankların, füzelerin ve askeri üstünlüğün hikâyesi değildir.
Gazze aynı zamanda gücün karşısındaki sessizliğin hikâyesidir.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
israil, Gazze’de bütün bunları yalnızca ABD’nin siyasi, askeri ve diplomatik desteğine dayanarak mı yapabiliyor?
Elbette bunun çok önemli bir cevabı var.
israilin arkasındaki Amerikan desteği; silah, diplomasi, askeri teknoloji, istihbarat, ekonomik ve siyasi kapasite bakımından görmezden gelinebilecek bir ayrıntı değildir.
Fakat mesele burada bitmiyor.
Çünkü bir başka soru daha var:
Peki bu kadar büyük bir yıkım karşısında bölgenin siyasi iktidarları neden bu kadar sessiz?
Neden milyonlarca insanın öfkesi, iktidarların kararlılığına dönüşmüyor?
Neden dünyanın en büyük enerji kaynaklarından bazılarına sahip, milyarlarca dolarlık servetleri yöneten, yüz milyonlarca insanı temsil ettiğini söyleyen Arap devletleri, Gazze söz konusu olduğunda etkilerini çoğu zaman açıklamalardan öteye taşıyamıyor?
İşte tam burada La Boétie yeniden karşımıza çıkıyor.
Çünkü zorbalığın gücü yalnızca zorbanın elindeki silahtan gelmez.
Bazen güç, karşısındakinin korkusundan doğar.
Bazen çıkar hesaplarından.
Bazen iktidarı kaybetme korkusundan.
Bazen koltuğunu koruma arzusundan.
Bazen de “Ben ne yapabilirim ki?” cümlesinin milyonlarca kez tekrarlanmasından.
Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.
Arap halkları ile Arap rejimlerini aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık olur.
Sokaklarda Gazze için yürüyen, yardım toplayan, protesto eden, israil saldırılarını lanetleyen milyonlarca insan var.
Dolayısıyla mesele Arap halklarının sessizliği değildir.
Belki de tam tersine, halkların öfkesi ile iktidarların sessizliği arasındaki uçurumdur asıl mesele.
İnsanların vicdanı ile devletlerin çıkarları birbirinden ayrıldığında ortaya korkunç bir manzara çıkıyor.
Bir tarafta evladını enkazın altında arayan bir anne.
Diğer tarafta diplomatik dengeleri hesaplayan bir devlet.
Bir tarafta açlıktan kıvranan çocuklar.
Diğer tarafta petrol fiyatlarını, Washington’la ilişkileri, güvenlik anlaşmalarını ve rejimin bekasını düşünen saraylar.
Bir tarafta “Artık yeter!” diye haykıran insanlar.
Diğer tarafta “uluslararası toplumun çabalarını destekliyoruz” türünden steril cümleler.
Ve işte insan burada La Boétie’nin o eski sorusunu bugünün dünyasına uyarlamak zorunda kalıyor: