Hayat bazen en sert derslerini, insanın en güvendiği yerden veriyor. Gündelik telaşların arasında kimin gerçek, kimin geçici olduğunu anlamaya çalışırken fark etmeden kendimizi yıpratıyoruz. Ve bir gün, ansızın durup diyoruz ki:

Anladım ki; "dostum" dediğin herkes dost değilmiş. Bazıları için sadece yalnızlıklarında uğradıkları bir durak, işleri düştüğünde hatırladıkları bir isimden ibaretmişiz.

Anladım ki; bazı vedalar, aslında gecikmiş doğrulardır. Gitmesi gerekenler kalmak için ne kadar dirense de hayat onları bir şekilde bizden uzaklaştırıyor. Başta bir kayıp gibi görünen bu gidişlerin, aslında ruhsal bir temizlik olduğunu zamanla kavrıyoruz.

Anladım ki; insanları olduğu gibi kabul etmek başka, seni değersiz hissettiren ilişkilerde ısrar etmek bambaşka bir şeymiş. "Yalnız kalmamak" adına yanlış kalabalıklara tutunmak yerine, yalnızlığın dürüstlüğüne sığınmak çok daha onurlu bir duruşmuş.

Anladım ki insan, en çok kendine iyi gelmeli. Herkesin bir noktada değiştiği veya gittiği bu dünyada, sadece kendi içimizde kurduğumuz köprülerle ayakta kalabiliyoruz. Artık daha az anlatıp daha çok gözlemliyorum; daha az güvenip daha derin anlıyorum. En önemlisi de hak etmeyen hiç kimseye içimde yer açmıyorum.

Anladım ki hayat, kalabalık bir sahne gibi... Işıklar parlarken, alkışlar duyulurken etrafımız "figüranlarla" dolu oluyor. Ancak perde kapandığında ve dekorlar toplandığında, o sessiz boşlukta zihin berraklaşıyor.

Anladım ki; herkesi mutlu etmeye çalışmak, insanın kendine yaptığı en büyük ihanetmiş.

İlişkilerin matematiği aslında oldukça yalın: Yanınızda olması gerekenler zaten kalıyor; gidecek olanlar ise bahanelerini çoktan valizine koyup yola çıkmış oluyor. Meğer birçoğunun hayatındaki varlığımız, onlara sunduğumuz "bedava psikologluk" ya da "onaylanma ihtiyacı" süresi kadarmış. Ne doğru söylenmiş: “Bana iyi geliyorsun diyen kişi, tedavisi bitince taburcu olacaktır.”

Çevremdeki o gürültülü kalabalığın, aslında "ölü ilişkilerle" dolu bir mezarlıktan farkı yokmuş. Hatır için katlanılan sohbetler, nezaketen verilen tavizler, "ayıp olmasın" diye yürütülen yollar... Hepsi ömrümüzden çalan birer hırsızmış.

Unutmamak gerekir ki; kendi kendisiyle barışık olmayan her insan, sizi kendi içindeki o karanlık savaşa "asker" yapmaya çalışır. Bazıları size bakarken gülümsüyor, arkanızı döndüğünüzde hesap yapıyor.

Anladım ki; en tehlikeli olan açık düşman değil, rolünü iyi oynayan sahte dosttur. Düşman dışarıdan saldırır ama sahte dost seni içten çürütür; fark ettiğinde ise çoktan eksilmiş olursun. Bazıları senin kadar derin değil; sen bir cümlede kırılırsın, onlar bin cümlede utanmaz.

Ne yazık ki modern çağda "samimiyet", çoğu zaman gizli bir menfaat sözleşmesine dönüşmüş durumda. Ancak hakikat, kadim bir ayette saklıdır:

"Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!" (Ankebût, 41)

Anladım ki; örümcek ağları gibi zayıf bağlara sırtını dayamak yerine, kendi içimizdeki o sağlam kaleye çekilmek en büyük zafermiş.