Önce görgünün ne olduğunu bilmek gerekiyor. Görgü, yalnızca büyüklerin yanında nasıl davranacağını bilmek, sofrada nasıl oturacağını öğrenmek değildir. Görgü; nerede duracağını, neyi paylaşacağını, neyi kendine saklayacağını bilmektir. İnsanın kendisine duyduğu saygı kadar başkalarının sınırlarına da saygı göstermesidir.
Ne yazık ki bugün toplum olarak bazı değerlerimizi yavaş yavaş kaybediyoruz. Öyle bir noktaya geldik ki ar, haya, mahremiyet ve edep gibi kavramları yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyuyoruz. Özellikle sosyal medya platformlarında insanların hayatlarını sergileme yarışı, bu kaybın en görünür örneklerinden biri hâline geldi.
Anlatılan bir örnek vardır: Kurbağa aniden kaynar suya bırakıldığında kendini kurtarmaya çalışır. Ancak suyun sıcaklığı yavaş yavaş artırıldığında tehlikeyi geç fark ettiği söylenir. Bu örnek, toplumların bazı değişimleri nasıl fark etmeden kabullenebildiğini anlatmak için kullanılır.
Bizim yaşadığımız değişim de biraz böyle değil mi?
Önce bir fotoğraf paylaşıldı, sonra özel hayatın ayrıntıları gösterilmeye başlandı. Ardından evlerimizin içi, sofralarımız, ilişkilerimiz, sevinçlerimiz ve hatta mahrem anlarımız herkesin gözü önüne serildi. Başlangıçta yadırganan şeyler zamanla sıradanlaştı. Bir süre sonra da paylaşmayan eksik, sergilemeyen görünmez sayılmaya başladı.
Kadın erkek fark etmeksizin insanlar, sanki sosyal medyalar bir podyummuş gibi kendilerini başkalarına beğendirme yarışına girdi. Peki, her güzel anı göstermek zorunda mıyız? Sahip olduğumuz her şeyi başkalarının gözü önüne sermek gerçekten mutluluk mu, yoksa beğenilme ihtiyacının farklı bir biçimi mi?
Elbette sosyal medya bütünüyle kötü değildir. İnsanlar sevinçlerini paylaşabilir, güzel işler yapabilir, faydalı bilgiler aktarabilir. Mesele paylaşmak değil; insanın kendisini, ailesini ve mahremiyetini beğeni uğruna tüketmeye başlamasıdır.
Her şeyin paylaşılabilir olması, her şeyin paylaşılması gerektiği anlamına gelmez.
Kur’an-ı Kerim’de müminlere gözlerini haramdan sakınmaları ve iffetlerini korumaları emredilir. Nur suresinin 30 ve 31. ayetlerinde yer alan bu ölçü, yalnızca gerçek hayattaki davranışlarımızı değil, dijital dünyadaki tutumlarımızı da düşünmemizi gerektirir.
Peygamber Efendimiz de “Hayâ imandandır” buyurur. (Buhârî, İman; Müslim, İman)
Hayâ, insanın utanıp köşesine çekilmesi değildir. Nerede duracağını bilmesi, her şeyi gözler önüne sermek zorunda olmadığını anlamasıdır. İnsan, başkalarının beğenisini kazanmak için kendi mahremiyetinden vazgeçmemelidir.
Üstelik hayat yalnızca bu dünyadan ibaret değildir. Bir gün sahip olduklarımızla, gösterdiklerimizle değil, yaptıklarımızla Allah’ın huzurunda olacağız. Sosyal medyada kaç beğeni aldığımızın değil, hangi niyetle yaşadığımızın ve nasıl bir kul olduğumuzun hesabını vereceğiz. Çünkü dünya insanın kendisini sergilediği bir sahne olabilir ama ahiret, hayatın hesabının görüleceği yerdir.
Kendimize sormamız gereken çok önemli bir sorusu var: Paylaştığımız her şey gerçekten paylaşılmaya değer mi? İnsanlara gösterdiğimiz hayatla, Allah’ın bildiği hayatımız aynı mı?
Çağımızın en büyük görgüsüzlüğü, insanın her şeyini göstermesi değil; gösterdikçe değer kazandığını sanmasıdır.