İşgalci rejim, bir seçim süreci yaşadı. Hepimiz Katil Netenyahu’nun kaybedeceğini düşünüyor veya bekliyorduk: Zira yirmi binden fazla çocuk öldüren, Gazze’de yetmiş beş bin insanın ölüm emrini veren soykırımcı siyasetin mimarı Netenyahu’yu ehli vicdan artık seçmeyecekti. Kim bir katile oy verecekti ki?
Ortaya çıktı ki bu terör rejiminin yarıdan fazlası açıkça bu katliamları desteklerken diğer yarısı da biz daha iyisini yaparız ama bu kadar açıkça olmayabilir iddiasındalar. Bu gelişmeler Netenyahu’nun kendini veya suçlarını kamufle etmekten çok, bir zihniyet sorunudur. Arz-talep meselesi gibi düşünüldüğünde bu rejimin yarıdan fazlası her Filistinliyi değil, tüm insanlığı ortadan kaldırmayı üç bin yıl önce Tevrat’ın kendilerine verdiği bir hak olduğu inancındadır. Hal böyle olunca soykırımı talep eden bu katliamcı kitlenin siyasi arenaya arzı, Netenyahu gibi bir katili ortaya çıkardı.
2020 yılında yine bir seçim sürecinde işgalci rejim, bünyesindeki Arapları çeşitlilik olarak nitelendiren Netenyahu’nun oğlu, seçim yoluyla 19 vekil kazanan Arap partileri “En az İran nükleer programı kadar büyük bir tehdit oluşturdukları" suçlamasıyla nitelendirdi. İran’ın nükleer programının işgalci rejimin kaos için ortaya attığı bir gerekçe olduğunu tüm dünya biliyor. Zira aynı nükleer programın belki daha fazlası zaten kendilerinde var. Eğer bu da üç bin yıl önce verilen bir haksa(!) ne diyebiliriz ki!
Dolayısıyla yakın gelecekte içlerindeki Arap nüfusun nüfuzunu kırmak adına sınır dışı etmeye çalışmaya, öldürmeye yahut zindanlara doldurmaya başlarlarsa şaşırmayız. Seçkin ulus olarak kendini dünyanın efendisi gören bu zihniyetin işlemeyeceği halt kalmadı. Ötesi ne olabilir derken her adım kendi rekorunu egale eden bir gelişme veya söyleme dönüşüyor.
Elbette tarihin sayfalarında başta Babil ve Roma İmparatorluklarından tutun da İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, Portekiz, Avusturya gibi bugünkü destekçileri olan ülkelerden neden kovuldular diye baktığınızda, esas meselenin bu seçkinlikten doğan sözde haklar olduğu görülecektir. Seçkinler ve insanlar onlara hizmet etmekle mükellefler. İnanç bu. Seçim yoluyla da kendi dışındakiler olsa meşruluk kazanamazlar.
Gerçekte ise suçlarını hiç bir seçim ve hiç bir seçkinlik örtmez. Yargı yolu dahil olmak üzere bu dünyada da ahirette de elbette verecek olan bu zihniyet, yeryüzünün hiç bir yerinde de barınamaz. Şaron’u hatırlayalım: Firavun’a benzer kuru bir iskelet haline geldiğinde hastaneden ömrünü hizmetine adadığı bu terör rejimi, masraflarını karşılamayarak atmadı mı? Evinde ailesi bakmaktan bıkmadı mı? Zulümle abad olanın sonunda dünya cezası böyle olacak. Ahiret cezası ise Allah Tealaya kalmış. Nasıl deniliyordu: Mühlet verir, ama ihmal etmez.