Son günlerde Azerbaycan’dan gelen haberler, yüreğinde bu ülkenin inancıyla, kültürüyle ve ortak tarihiyle bağ kurabilen herkesi derinden yaraladı. Okullarda, kamusal alanda başörtüsüne yönelik kısıtlamalar ve yasaklar getirildi. İnsana ve inanca saygısı olan herkes tepki ve öfkelerini güçleri oranında gösteriyorlar.

Peki, Türkiye’deki o "ilerici", "demokrat", "özgürlükçü" ve insan hakları savunucusu geçinen malum çevrelerden bu zulme karşı bir ses çıktı mı? Duyan, gören oldu mu?

Sadece ultra çağdaşlar mı? Hayır.

Toplumun tabanında neredeyse hiçbir karşılığı olmayan, her türlü marjinal akım ve sapkın ideoloji için sözde "hak" kisvesi altında sokakları dolduran, yürüyüşler ve etkinlikler tertipleyen apoist çevreler de aynı çukurun içinde. Hani her fırsatta kadına adeta “tanrıçalık” atfeden, kadın özgürlüğü üzerine afili teoriler üretenler nerede?

Gerçi kimsenin bunlardan bir hayır beklediği yok; fakat en azından o süslü kelimelerinin altının ne kadar boş olduğunu, ikiyüzlülüklerini bir kez daha çok net anlıyoruz. İçten içe 28 Şubat günlerinin o karanlık rüyalarını hatırlıyor, "acaba elimize bir daha fırsat geçer mi" diyerek o eski yasakçı günlerin hayaliyle iç çekiyorlar belki de.

Kıyası çok net yapalım: Mesela Afganistan İslam Emirliği’nde kız çocuklarının okumasına getirilen kısıtlamalar olsaydı, bu çevreler yerlerinde durabilir miydi? Asla! Stüdyolarda sabahlara kadar paneller düzenlenir, sokaklar "özgürlük" ve "eğitim hakkı" sloganlarıyla inler, sosyal medya algoritmaları kilitlenir, peş peşe basın açıklamaları ve protestolar birbirini kovalardı.

Söz konusu inançlı bir Müslüman kadının en temel hak ve onuru, başörtüsü olunca mı kadın hakları savunuculukları un ufak oluyor? Kendi ideolojik çıkarlarına hizmet eden en ufak bir olayda avazları çıktığı kadar bağırıp ortalığı ayağa kaldıran bu odaklar, konu başörtüsü olunca dillerini yutuyor, tek bir satırlık açıklama bile yapma gereği hissetmiyorlar.

Aslında bu sessizlik, bize çok ama çok şey söylüyor.

Bu suskunluk, bu çevrelerin bu milletten, bu coğrafyanın kadim inanç köklerinden ne kadar kopuk ne kadar yabancı olduğunu gözler önüne seriyor. "Özgürlük", "demokrasi" ve "hak" kavramlarını nasıl sadece kendi dar çıkarları için birer kukla gibi oynattıklarını net bir şekilde yüzümüze vuruyor.

Bizler kimin neyi neden savunduğunu, hangi çığlığın samimi, hangi sessizliğin bilinçli ve kirli olduğunu çok iyi biliyoruz.

Başörtüsü, bu toprakların da Azerbaycan’ın da şerefidir, onurudur. Ve o onur ne ucuz siyasi hesaplara ne de bu ikiyüzlü "demokrasi" havarilerine kurban edilemeyecek kadar yücedir!