Zamanın akışı içinde ruhumuzu tazeleyen, bizi birbirimize kenetleyen ve kopan bağları yeniden muhabbetle bağlayan müstesna günlerin iklimindeyiz. Bayram; sadece takvim yapraklarında bir günün değişmesi değil, kalplerin aynı ritimle çarpması, küskünlüklerin yerini kucaklaşmalara bırakmasıdır. Bayram, baştan ayağa kardeşliktir, paylaşımdır ve birliktir.
Bizler, "Müminler ancak kardeştirler"(Hucurât, 10) ilahi fermanına kulak vermiş, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmiş bir ümmetin evlatlarıyız. Bu kutlu günler, aramızdaki mesafeleri ve yapay duvarları kaldırarak bizi asıl kimliğimize, yani "bir" olmaya davet eder.
Bayramın gerçek ruhunu anlamak için yönümüzü Asr-ı Saadet’e, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) o şefkat ve adalet dolu iklimine çevirmemiz gerekir. Sevgili Peygamberimiz, bayramları sadece bireysel bir sevinç günü olarak görmemiş; onu toplumsal bir kucaklaşma seferberliğine dönüştürmüştür.
O (s.a.v.), bir bayram sabahı Medine sokaklarında neşeyle oynayan çocukların arasında, bir kenarda boynu bükük, ağlayan yetim bir çocuk gördüğünde durmuş, yanına çökmüş ve şefkatle sormuştu: “Neden ağlıyorsun yavrum?” Çocuğun babasının şehit olduğunu ve sığınacak kimsesinin kalmadığını öğrenince, cihanı aydınlatan o müjdeyi vermişti:
“İster misin müjdeyi? Benim baban, Ayşe’nin annen, Hasan ile Hüseyin’in de kardeşlerin olmasını istemez misin?”
İşte bayram tam olarak budur: Yetimin başını okşamak, kimsesizin kimsesi olmak ve sevinci ev ev, yürek yürek paylaşıma açmaktır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin bir ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür.” (Buhari)
Bayram, elimizdekini sadece "tüketmek" değil, kardeşimizle "bölüşmek" demektir. Paylaşılmayan sevinç bayram olamaz. Komşumuz açken, yanı başımızdaki kardeşimiz mahzunken bizim bayram yapmamız, bu iklimin özüne terstir. Biz, infak ettikçe eksilen değil, paylaştıkça çoğalan bir bereket medeniyetinin varisleriyiz. Bayram, içimizdeki bencillik putlarını kırıp, "ben"den "biz"e hicret etme zamanıdır.
Ancak bugün, sofralarımızda huzurla bayramı karşılarken, kalbimizin bir yarısını coğrafyamızın mahzun köşelerinde bırakmak zorundayız. Dünyanın dört bir yanında; Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Lübnan'da, Yemen’de ve daha nice mazlum coğrafyada Müslüman kardeşlerimiz bu bayram iklimini ne yazık ki yaşayamıyor.
Bombaların gölgesinde, açlık ve sefaletin pençesinde, evlatlarını kaybetmiş anaların gözyaşlarında bayram, bir sevinçten ziyade buruk bir özleme dönüşmüş durumda. Unutmamalıyız ki: “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim)
Dünyanın bir yerinde bir müminin canı yanarken, diğer tarafta tam anlamıyla bayram yapmak mümkün değildir. Bu yüzden bu bayramda dualarımızın hareket noktası, mazlum kardeşlerimizin felaha ermesi olmalıdır. Elimizle ulaşamadığımız yerlere dualarımızla, yardımlarımızla ve sesimizle ulaşmak, kardeşlik hukukumuzun en temel gereğidir.
Gelin, bu bayramı sadece tatil ve dinlenme günleri olarak görmeyelim. Kırgınlıkları bir kenara bırakıp sarılalım. Kapısı çalınmamış yaşlıları, tebessüme muhtaç yetimleri sevindirelim. Ve en önemlisi, dualarımızda dünyada bayramı tadamayan kardeşlerimizi de sarıp sarmalayalım.
Acıların dindiği, gözyaşlarının silindiği, tüm İslam aleminin hakkıyla, özgürce ve huzurla bayram yapabileceği o güzel yarınlara uyanmak ümidiyle...
Bayramımız mübarek, kardeşliğimiz daim olsun.