Bayramlar; sevginin, merhametin, paylaşmanın ve aile olmanın en güzel şekilde yaşandığı günlerdir. Sofraların birleştiği, kırgınlıkların unutulduğu, çocukların neşesiyle evlerin şenlendiği zamanlardır.
Ancak bu bayramın ilk gününde Hatay'dan gelen acı bir haber, hepimizi hem üzdü hem de ürküttü.
Henüz üç yaşındaki bir çocuk hayattan koparıldı. Uyuşturucunun etkisiyle evladını katledip sonra da parçalara ayıran bir baba!
Bir evlat toprağa verildi, bir aile parçalandı. Parçalandı diyorum çünkü anne boşanma aşamasında ve eşini, çocuğunu terk etmiş. Bu olay toplumun vicdanını bir kez daha derinden sarstı.
Bu acı olayın ardından insan ister istemez şu soruyu soruyor kendine:
Toplum olarak nereye gidiyoruz?
Bir yanda hızla artan boşanmalar, diğer yanda aile kurumunu derinden sarsan ekonomik ve sosyal sorunlar, bir tarafta ise her geçen gün daha fazla hayatı karartan uyuşturucu ve madde bağımlılığı...
Bütün bunlar artık münferit olaylar olmaktan çıkmış, toplumun geleceğini tehdit eden ciddi bir mesele haline gelmiştir.
Uyuşturucu bağımlılığı yalnızca bireyin kendi hayatını mahveden bir alışkanlık değildir. O, kişinin bedenini, ruhunu, ailesini ve çevresini içine çeken karanlık bir girdaptır.
Bağımlılık ilerledikçe insan önce sağlığını, sonra iradesini, ardından da değerlerini kaybetmeye başlar. Bir zamanlar ailesi için yaşayan, çocuklarının geleceğini düşünen insanlar, zamanla maddenin esiri haline gelir ve bambaşka bir kişiliğe dönüşebilir.
Madde bağımlılığının fiziksel etkileri ağırdır. Beyin fonksiyonlarında bozulmalar, hafıza kayıpları, kalp ve karaciğer hastalıkları, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve birçok sağlık sorunu bu tablonun görünen kısmıdır.
Asıl yıkım ise çoğu zaman ailelerde yaşanır.
Bir evde bağımlı bir birey varsa, yalnızca o kişi değil, tüm aile sessiz bir çöküşün içine sürüklenir. Anne ve babalar çaresizlik içinde evlatlarını kurtarmaya çalışırken tükenir. Eşler korku ve belirsizlik içinde yaşar. Çocuklar ise güven, huzur ve sevgi ortamından mahrum kalır.
Ne yazık ki bağımlılığın en ağır bedelini çoğu zaman suçsuz insanlar öder.
Bugün birçok anne ve baba çocukları dışarı çıktığında eve dönene kadar endişeyle bekliyor. "Kimlerle birlikte?", "Yanlış bir çevreye mi sürüklendi?", "Başına kötü bir şey gelir mi?" soruları ailelerin zihnini sürekli meşgul ediyor.
Çünkü uyuşturucu tehdidi artık belli çevrelerin değil, toplumun tamamının sorunudur.
Yıllardır operasyonlar yapılıyor, cezalar artırılıyor, uyuşturucu satıcılarına yönelik mücadele sürdürülüyor. Elbette bunlar son derece önemlidir. Ancak yaşanan acı olaylar bize gösteriyor ki yalnızca güvenlik tedbirleriyle bu sorunun üstesinden gelmek mümkün değildir.
Sorunun kaynağına inmek gerekir.
Önleyici politikalar güçlendirilmeli, aileler bilinçlendirilmeli ve bağımlı bireylerin tedavisi zorunlu hale getirilmelidir. Eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler ve kamu kurumları ortak bir mücadele anlayışıyla hareket etmelidir.
Çocuklarımızı uyuşturucunun zararları konusunda bilinçlendirmek, onları sevgiyle, ilgiyle ve sağlam değerlerle büyütmek geleceğe yapılacak en önemli yatırımdır.
Hatay'da yaşanan bu acı olay, aslında yıllardır büyüyen toplumsal bir yaranın yansımasıdır.
Kaybedilen o küçük yavrunun hayatı geri gelmeyecek.
Ancak benzer acıların yaşanmaması için bugün harekete geçmek zorundayız.
Uyuşturucu bağımlılığı sadece bireysel bir sorun değildir. Aileleri dağıtan, toplumun huzurunu ve güvenliğini tehdit eden büyük bir felakettir.
Bu nedenle mücadele yalnızca güvenlik güçlerinin değil; anne babaların, öğretmenlerin, yöneticilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun her ferdinin ortak sorumluluğudur.
Çünkü mesele sadece bağımlıları kurtarmak değildir, çocuklarımızı da korumak, ailelerimizi de ayakta tutmaktır.
Mesele toplumun vicdanını, huzurunu ve güvenliğini savunmaktır.
Daha fazla can yanmadan...
Daha fazla ocak sönmeden...
Daha fazla çocuk hayattan koparılmadan...
Uyuşturucuya karşı çok daha güçlü, çok daha kararlı ve çok daha etkili bir mücadele başlatmak zorundayız.
Allah muhafaza yarın çok geç olabilir.