Bu hayatta en büyük yanılgılarımızdan biri, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaktır. Günlük telaşlarımızın, geçim kaygısının, sahip olma arzusunun, kırgınlıklarımızın ve bitmek bilmeyen tartışmalarımızın içinde öylesine kayboluyoruz ki... Aslında hepimizin aynı sona doğru yürüdüğünü unutuyoruz. Ölümün varlığını biliyoruz, buna iman ettik ama ölümü hayatımızın gerçeklerinden biri olarak çoğu zaman düşünmek istemiyoruz.

Oysa, ölümün farkında olarak yaşadığımızda hayata başka bir pencereden bakmaya başlarız.

Para, mal, mülk, makam, şöhret… Elbette bunların hayatımızda bir karşılığı var. Çalışmak, üretmek, çocuklarımızın , ailemizin daha rahat bir hayat yaşamalarını sağlamak, sıkıntılarını gidermek dünya hayatları ile birlikte ahiret hayatlarını da güvence altına almak hepimizin sorumluluğudur. Fakat bütün bunlar uğruna insanları kırıyor, sevdiklerimizi ihmal ediyor, kardeşimizle, eşimizle, dostumuzla aramıza duvarlar örüyorsak durup kendimize şunu soralım:

Ben ne yapıyorum? Gerçekten neyin peşindeyim?

Bazen bir mal paylaşımı yüzünden kardeş kardeşe küsebiliyor, kardeşi kırabiliyor. Bazen küçük bir söz, yıllarca sürecek bir kırgınlığın başlangıcı olabiliyor. Bazen gurur, insanın özür dilemesine engel oluyor. Hele de “Ben haklıyım” cümlesi insan nefsine daha hoş geldiği için acaba haksızlık ediyor muyum cümlesinin önüne geçip öfkenin, kinin, nefretin büyümesine yol açıyorsa...

Bunu yaparken yarını düşünüyor muyuz?

Yarın, bugün tartıştığımız insanla konuşma fırsatımız olmazsa?

Bugün söylemediğimiz “Seni seviyorum.” cümlesi yarına kalırsa?

Kapıdan çıkarken “Sonra konuşuruz.” dediğimiz insanla bir daha hiç konuşamazsak?

İşte hayatın en acı tarafı da burada başlıyor. Biz çoğu zaman vedaların uzun bir ayrılık olduğunu bilmiyoruz. “Yarın görüşürüz.” derken yarının bize ait olduğundan eminmişiz, yarına garantimiz varmış gibi davranıyoruz. “Sonra ararım.” diyoruz. “İşlerim bitsin gelirim” diyoruz. “Bir ara oturup konuşuruz.” diyoruz.

Oysa hayat, insana hiçbir zaman garanti edilmiş bir “sonra” sunmuyor.

Belki de kendimize zaman zaman şu soruyu sormamız gerekiyor: “Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, şu anda yaptığım şey gerçekten önemli olur muydu?”

Bu soruyu hayatın kıymetini hatırlatmak için soralım.

Çünkü ölümden söz etmek, hayatı karartmak değildir. Tam tersine, hayatın değerini anlamaktır. Ölümü hatırlamak; daha merhametli, daha anlayışlı, daha affedici ve daha ölçülü yaşamayı öğrenmektir.

Kırgın olduğumuz insanlara karşı biraz daha yumuşak olabiliriz. Bizi üzen insanlarla aramızdaki meseleleri konuşmayı deneyebiliriz. Özür dilemek için gururumuzdan vazgeçebiliriz. Bir telefon açıp sevdiklerimizin hâlini hatırını sormak için “uygun zamanı” beklemeyebiliriz. Çünkü bazen beklediğimiz o uygun zaman hiç gelmeyebilir.

İnsanın geride bıraktığı en değerli şey, sahip olduğu malların miktarı değil, hayatında biriktirdiği insanlardır, insanların gönlünde bıraktığı izlerdir.

Bir insan öldüğünde arkasından “Ne kadar malı vardı?” sorusu değil, “Nasıl bir insandı?” sorusu daha çok konuşulur. Merhametli miydi? Güvenilir miydi? İnsanların yarasına merhem oldu mu? Bir gönül kazandı mı? Bir yetimin başını okşadı mı? Bir dostunun zor gününde yanında durdu mu?

Asıl zenginlik budur işte.

Bugün sahip olduğumuz ev, araba, para ve makam bir gün başkasının olacaktır. Fakat bir insana verdiğimiz değer, bir gönülde oluşturduğumuz güzel hatıra ve bir insanın hayatına kattığımız iyilik, bizden sonra da yaşamaya devam edecektir.

Bu yüzden hayatı sürekli bir yarış hâline getirmekten vazgeçmeliyiz. Her tartışmayı kazanmak, her konuda haklı çıkmak, herkese kendimizi ispatlamak zorunda değiliz. Bazen haklı olmaktan daha değerlidir gönül almak. Bazen kazanmak değil, kaybetmemek gerekir sevdiklerini, çevrendeki insanları...

Keşke hepimiz, bir gün çıktığımız kapıdan geri dönemeyebileceğimizi bilerek yaşasak. Keşke her gece yatağımıza girdiğimizde sabah yeniden uyanacağımızın kesin olmadığını hatırlasak. Keşke ölüm düşüncesi bizi korkutmaktan çok, hayatı daha anlamlı yaşamaya yöneltse.

Çünkü hayat çok kısa, zaman çok kıymetli ve insan ilişkileri sanıldığından çok daha hassastır.

Öyleyse bugün, yarına bıraktığımız, ertelediğimiz bazı şeyleri yeniden düşünelim.

Arayacaksak arayalım.

Özür dileyeceksek dileyelim.

Seveceksek sevgimizi gösterelim.

Kırdıysak gönül alalım.

Affedebiliyorsak affedelim.

Birbirimize merhamet edelim.

Çünkü yarının garantisi yoktur.

Ve belki de hayatın en güzel düsturu şu olmalıdır: Ölecekmiş gibi korkuyla değil, her an son günümüz olabilirmiş gibi merhametle yaşayalım.

Zira insanın bu dünyadaki gerçek mirası, geride bıraktığı servet değil; insanların kalbinde bıraktığı izlerdir.