Bir devletin en büyük gücü silahı değildir; adalete olan bağlılığıdır. Kolluk kuvvetlerinin elindeki silah, ancak adaletin emriyle anlam kazanır. Adaletin yerine geçen her kurşun ise sadece bir insanı değil, devletin adalet iddiasını da yaralar.
Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı NATO Liderler Zirvesi öncesinde birçok ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi. Bu kapsamda Ankara'nın Haymana ilçesinde gerçekleştirilen ve kamuoyuna IŞİD'e yönelik bir operasyon olarak duyurulan baskında Muhammed Kavi ile eşinin hayatını kaybetmesi, vicdanları derinden sarsmıştır. Olay ilk andan itibaren "çatışma" olarak kamuoyuna servis edildi. Ancak aile tarafından dile getirilen iddialar bambaşka bir tabloyu gündeme taşıdı.
Maktul Muhammed Kavi'nin babası, evde silah bulunmadığını, herhangi bir çatışmanın yaşanmadığını, oğlunun IŞİD ile ilgisinin olmadığını ve polislerin doğrudan yatak odasına ateş açarak oğlunu ve gelinini öldürdüğünü ileri sürmektedir. Ayrıca operasyonun polis kameralarınca kaydedildiğini ve gerçeğin bu görüntülerde açıkça görülebileceğini ifade etmektedir.
Bu iddialar doğruysa, ortada sadece tartışmalı bir operasyon değil, bir hukuk devleti açısından son derece ağır sonuçlar doğurabilecek bir olay vardır. Böyle bir ihtimal karşısında suskun kalmak, "önce güvenlik" diyerek her şeyi meşrulaştırmaya çalışmak veya soru işaretlerini görmezden gelmek kabul edilemez.
“Operasyon yapma” görevi hiç kimseye “sınırsız yetki” vermek anlamına gelmez. En ağır suçlamalarla karşı karşıya bulunan kişiler dahi mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesi, adaletin vazgeçilmez ilkeleridir. Bu ilkeler, tam da zor durumlarda sınanır.
Bu operasyon sırasında güç kullanımı gerçekten zorunlu muydu? Orantılı mıydı? Başka bir yöntem mümkün müydü? Kamera kayıtları ne gösteriyor? Olay yeri bulguları ilk açıklamalarla örtüşüyor mu? Bunların cevabı sosyal medyada değil, bağımsız ve etkili bir soruşturmayla verilmelidir.
Ne yazık ki Türkiye'de kamuoyunun güvenini zedeleyen olayların ardından yapılan ilk resmî açıklamalar ile daha sonra ortaya çıkan bilgiler arasında zaman zaman ciddi farklılıklar yaşandığına ilişkin tartışmalar olmuştur. Bu nedenle, yalnızca ilk açıklamalarla yetinmek yerine tüm delillerin eksiksiz incelenmesi hem kamu güveni hem de adaletin tesisi açısından önem taşır.
“Devlet hata yapmaz” demek devleti yüceltmez. Tam tersine, adil bir devletin gücü, hata yapılması hâlinde bunu ortaya çıkarabilmesi ve sorumlulardan hesap sorabilmesidir. Kamu görevlilerinin hukuki denetimden muaf tutulduğu bir düzende vatandaşın devlete güveni zayıflar.
HÜDA PAR tarafından avukatlardan oluşan bir komisyon kurulacağının ve olayın takip edileceğinin açıklanması, hukuki sürecin izlenmesi bakımından önemlidir. Ancak asıl sorumluluk bağımsız yargıya aittir. Savcılık makamı hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde bütün delilleri toplamalı, kamera kayıtlarını incelemeli, tanıkları dinlemeli ve olayın tüm yönlerini ortaya çıkarmalıdır.
Eğer yürütülecek bağımsız soruşturma sonunda ailenin dile getirdiği iddialar doğru çıkarsa; olaya karışan kolluk görevlileri, emri verenler ve sorumluluğu bulunan herkes adalet önünde hesap vermelidir.
Toplumun beklentisi intikam değil, “Kavi ailesi” için adalettir. Hiç kimse peşinen mahkûm edilmemeli; ancak hiçbir iddia da peşinen yok sayılmamalıdır. Gerçek neyse ortaya çıkarılmalı, adalet neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır.