Aile on yılının resmi gazetede yayımlanması ve her yıl mayıs ayının son haftasının aile haftası olarak kutlanması güzel bir gelişme. Ancak bunun içinin doldurulması gerekir. Bir yandan aile kurumu korunmaya çalışılırken, öte yandan ağır ve güvencesiz şartlarda kadının istihdama katılması teşvik ediliyor. Söz konusu istihdam alanları bırakın yuva kurmayı, yuva kuracak tüm rolleri yerle yeksan ediyor.

Dünyanın en çok tekrarlanan cümlelerinden biri şu: “Kadın isterse her işi yapar, çalışmalı, güçlü olmalı, ayakta durmalı.” Bu kadın için motivasyon cümlesi gibi duruyor. Ancak bu söylemin arkasında göz ardı edilen bir gerçek var. Kadın sadece “güç” ile tanımlanabilecek bir varlık değildir. Onun aynı zamanda hassas, zarif, derin düşünen ve kolay incinen bir yönünün olduğu unutuluyor. İşte bu ince nokta, günümüz tartışmalarında en çok ihmal edilen hakikatlerden biri.

İnsan fıtratı, aile yapısı ve sosyal denge ekonomik büyümenin ayrılmaz parçalarıdır. Fakat son yıllarda, ekonomik kalkınma söylemiyle birlikte kadının rolü yeniden tanımlanmaya, bu bütüncül bakış açısı büyük ölçüde kaybolmaya başladı. Kadın istihdamı adı altında ortaya konan politikalar, çoğu zaman kadının fıtratına, fiziksel ve psikolojik yapısına uygun olup olmadığı gözetilmeden yapılıyor.

Kadının çalışma hayatında yer alıp almaması konusunu tartışmak değildir amacım. Çalışmak bireysel bir tercihtir ve toplumsal bir gerçekliktir. Ancak mesele, hangi işte ve hangi şartlarda yer aldığıdır. Kadını her alanda, her koşulda ve her yük altında görmek isteyen yaklaşım, eşitlikten çok bir tür zorlamayı andırmaktadır. Son günlerde çok konuşulan “Kadın TIR şoförü, kadın taksi sürücüsü” gibi örnekler üzerinden yürütülen tartışmalar, derin bir sorunun yüzeye yansımasıdır. Her iş, her sorumluluk herkes için özellikle kadınlar için uygun mudur?

Sanırım bu noktada “eşitlik” kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Eşitlik, herkesin aynı işi ya da her işi yapması değil; herkesin kendi fıtratına, yeteneklerine ve kapasitesine uygun alanlarda çalışması ve değer görmesidir. Aksi halde, eşitlik söylemi adı altında dengesizlik üretilir. Kadının omuzlarına, “güçlü olmalısın” sözleri ile bilinçaltına yerleştirilen baskıyla yüklenen ağır sorumluluklar, onu güçlendirmekten ziyade yıpratabilir.

Tabi bu dönüşüm yalnızca bireysel düzeyde kalmamış, aile yapısını da derinden etkilemiştir. Aile, tarih boyunca bir denge üzerine kurulmuştur. Kadın ve erkek, farklı ama tamamlayıcı rollerle bu yapıyı ayakta tutmuştur. Ancak modern söylem, bu dengeyi bir “yarışa” dönüştürmüştür. Kadın daha fazla çalışmalı, daha fazla üretmeli, daha fazla kazanmalı... derken bunun karşısında erkek, geri çekilmeyi tercih etmiş, zamanla da bu dönüşüm karşısında rolünü kaybetmiştir. Sonuç ise kaçınılmazdır: Uzaklaşan bireyler, zayıflayan bağlar ve kırılgan bir aile yapısı.

Bugün gelinen noktada, bir yandan kadınların iş gücüne katılımı ekonomik büyümenin anahtarı olarak sunulurken, diğer yandan doğum oranlarının düşmesi ve nüfusun yaşlanması ciddi bir sorun olarak gündeme getiriliyor. Bu durum açık bir çelişkiyi barındırıyor. Eğer toplumsal politikalar, aileyi ikinci plana iterek yalnızca ekonomik hedeflere odaklanırsa, uzun vadede sosyal yapının zarar görmesi kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bunun yansımalarını da görüyoruz.

Kadını güçlendirmek, onu her alanda gücünün ötesinde işlerde istihdam etmek değil; onu anlayarak, destekleyerek ve fıtratına uygun imkânlar sunarak mümkün olur. Aynı şekilde aileyi korumak da kadın ile erkek arasında dengeyi yeniden kurabilmektir. Çünkü aile, bir yarış alanı değil; bir uyum ve tamamlayıcılık zeminidir.

Toplumun gerçek gücü, bireylerin tükenmeden var olabildiği, ailelerin dağılmadan ayakta kalabildiği bir düzen kurabilmektir. Güç söylemleri geçicidir; ama denge kalıcıdır. Ve unutmayalım ki, bir toplumun geleceği yalnızca ekonomik göstergelerle değil, aile yapısının sağlamlığıyla ölçülür.