Türkiye’de aile kurumu üzerine uzun süredir devam eden tartışmalar, son günlerde yeniden gündemin merkezine yerleşti. TÜİK’in paylaştığı 2025 yılı istatistikleri, toplumun temel yapı taşı olan aile kurumunda ciddi bir kırılmanın yaşandığını gösteriyor. Bu rakamlar yalnızca istatistiki verileri değil sosyal bir dönüşümü ve sorunun büyüklüğünü gösteriyor.
2025 yılında Türkiye’de 552 bin çift evlenmiş, 193 bin çift boşanmış. Yani her üç evlilikten biri boşanmayla sonuçlanmış. Boşanma oranları son 25 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış. Üstelik bu tablo, 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edildiği bir dönemde ortaya çıktı. Evlilikleri teşvik etmek amacıyla yapılan maddi destekler, kampanyalar ve açıklamalar görünen o ki beklenen etkiyi oluşturamadı. Neden acaba?
Aile kurumu neden bu kadar hızlı bir şekilde zayıflıyor?
Elbette bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak son yıllarda yaşanan kültürel dönüşüm, sosyal politikalar ve hukuk düzenlemelerine baktığımızda ortaya çıkan tablo oldukça düşündürücü. Bir yandan modern hayat bireyselleşmeyi teşvik ederken, diğer yandan bireylerin sorumluluklarının anlamını değiştiren söylemler… Bu da evlilik kurumunu ciddi şekilde etkiliyor.
Toplumda giderek yaygınlaşan “bireysel özgürlük” anlayışı, çoğu zaman sorumluluk kavramının önüne geçebiliyor. Evlilik doğası gereği fedakârlık, sabır ve ortak sorumluluk gerektiren bir birlikteliktir. Ancak günümüzde bu değerlerin yerini “ben merkezli” bir yaşam anlayışı almaya başladığında, evliliklerin uzun ömürlü olması da zorlaşıyor.
Boşanmalarla birlikte aile hukukuna ilişkin uygulamalar da toplumda ciddi mağduriyetlere yol açıyor. Süresiz nafaka uygulaması, “kadının beyanı esastır” yaklaşımı ve evden uzaklaştırma kararlarının kolay uygulanabilmesi gibi düzenlemeler, özellikle boşanma süreçlerinde taraflar arasında ciddi gerilimler oluşturabiliyor. Bu uygulamaların temel amacı kadınları ve mağdurları korumak olabilir, ancak uygulamada ortaya çıkan bazı sorunlar, toplumun önemli bir kesiminde adalet duygusunun zedelendiği yönünde bir algı oluşturuyor.
Boşanma davalarının sonuçlanması ve sonrasında başlayan uzun nafaka yükümlülükleri evlilik kurumuna dair kaygıları artıran bir başka unsur. Eşini, evini ve ailesini kaybeden bir bireyin aynı zamanda ömür boyu sürebilecek ekonomik bir yükümlülükle karşı karşıya kalması… Bu durum toplumsal tartışmaları daha da alevlendiriyor.
Evlilikten uzaklaşan yeni bir kuşak… Gençler artık evliliği güvenli ve sürdürülebilir bir kurum olarak görmekte zorlanabiliyor. Ekonomik kaygılar, kariyer baskısı ve hukuki süreçlere dair endişeler birleştiğinde, evlilik birçok kişi için riskli bir karar gibi algılanabiliyor.
Bu noktada şu soruyu sormadan edemeyeceğim: Aile kurumunu gerçekten nasıl koruyacağız?
Aileyi yalnızca teşvik paketleriyle ayakta tutmak mümkün değil. Maddi destekler elbette önemli ancak sorunun kökeni daha derinlerde. Kültürel değerlerin yeniden güçlendirilmesi, aile içi sorumlulukların dengeli bir şekilde paylaşılması ve hukuk sisteminin toplumun tüm kesimlerinde güven oluşturacak şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.
Aileyi ayakta tutan şey yalnızca kanunlar değildir. Sevgi, saygı, sorumluluk ve adalet duygusu bu kurumun temel direkleridir. Eğer bu dengeler bozulursa, en iyi teşvik paketleri bile aileyi ayakta tutmaya yetmeyebilir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca bir istatistik sorunu değil; aynı zamanda toplumsal bir uyarıdır. Evliliklerin azalması ve boşanmaların artması, toplumun en küçük ama en güçlü yapısının zayıfladığını gösteriyor.
Güçlü toplumlar ancak güçlü ailelerle kurulur. Aile kurumu sarsıldığında yalnızca bireyler değil, toplumun geleceği de risk altına girer.
Bu nedenle yapılması gereken şey suçlu aramak değil; aileyi yeniden güçlendirecek dengeli, adil ve kapsayıcı bir yaklaşımı ortaya koymaktır. Çünkü aileyi korumak, aslında toplumun yarınını korumaktır.