Aile yalnızca bireylerden oluşan sıradan bir yapı değildir. Aile, bir halkın hafızasıdır, karakteridir, geleceğidir. Bu sebeple aile meselesine yalnızca sosyal politikalar perspektifiyle değil, doğrudan millî güvenlik perspektifiyle bakmak gerekir. Bugün dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de aile kurumu çok yönlü bir kuşatma altındadır. Üstelik bu kuşatma yalnızca ekonomik değil, kültürel, ideolojik, psikolojik ve dijital boyutları olan büyük bir dönüşüm operasyonudur.

Mayıs ayının son haftasının “Aile Haftası” ilan edilmesi elbette kıymetlidir. Ancak aileyi korumak, sadece belirli günlerde yapılan konuşmalarla, hazırlanan afişlerle veya temsili etkinliklerle mümkün değildir. Çünkü aile meselesi; herhangi bir siyasi partinin, grubun, cemaatin ya da vakfın sınırlarına hapsedilecek kadar küçük bir mesele değildir. Bu mesele birçok açıdan ele alınması gereken stratejik bir alandır.

Bugün insanlık, çok katmanlı sosyolojik saldırı ile karşı karşıyadır. Kadın ve erkek arasındaki denge bozuluyor, annelik ve babalık itibarsızlaştırılıyor, evlilik değersiz gösteriliyor. Önce geniş aileler parçalandı, çekirdek aileye evirildi ardından bireyler yalnızlaştırıldı. Şimdi ise aile tamamen anlamsızlaştırılmak isteniyor.

Modern dünyanın birey merkezli anlayışı, insanı özgürleştirmek iddiasıyla aslında onu yalnızlaştırıyor. Aidiyet duygusunu kaybeden birey ise tüketim kültürünün kolay yönlendirilebilir bir nesnesine dönüşüyor.

Bu noktada şunu sormak istiyorum: Aileyi koruması gereken kurumlar nerede? Neden aile kurumunu korumaya yönelik güçlü projeler üretilmiyor? Sivil toplum kuruluşları neden daha etkili refleks göstermiyor? Aileyi merkeze alan daha kapsamlı bir bilinç seferberliği neden yürütülmüyor? Ve en önemlisi, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı neden toplumun kaygılarını giderecek daha güçlü bir paradigma ortaya koymuyor?

Özellikle de uluslararası sözleşmeler meselesi yeniden değerlendirilmek zorundadır. Kendi medeniyet değerlerimizle uyuşmayan hiçbir kanunun uygulayıcısı olmamalıyız. Aile yapımızı, kültürel kodlarımızı ve toplumsal gerçekliğimizi merkeze almayan hiçbir proje aile kurumu için kalıcı çözüm üretemez. Bu nedenle aile politikalarımız kendi tarihimiz, kültürümüz ve inancımızın referanslarıyla yeniden inşa edilmelidir.

Kadın ise aile kurumunun korunması tartışmalarının en kritik konularından biridir. Kadını yalnızca ekonomik üretim içinde tarif eden modern yaklaşım, kadının dönüştürücü gücünü anlayamaz. Kadın, bir toplumun ruhunu şekillendiren en temel unsurdur. Kadın; hayatın merkezinde duran, medeniyet inşa eden asli bir güçtür.

Kadının haklarını savunduğunu iddia eden kadın hakları savunucuları, küresel güçler, aslında kadını daha çok yalnızlaştırıyor. Kadını ailesinden, kimliğinden ve manevi bağlarından koparan sistemler; özgürlük söylemi üzerinden yeni bir sömürü düzeni kurmuşlar.

Bugün birçok kadın, görünürde daha fazla hakka sahip olmasına rağmen daha fazla yalnızlık, güvensizlik ve psikolojik baskı altında yaşıyor. Neden? Çünkü insanı sadece birey olarak ele alan anlayış, kadının aidiyet ihtiyacını görmezden geliyor.

Bugün en büyük ihtiyacımız olan şey; aileyi yeniden merkeze alan güçlü bir toplumsal vizyondur. Ama bu vizyon yalnızca ekonomik destek paketlerinden oluşmamalıdır. Eğitimden medyaya, dijital kültürden şehir planlamasına kadar her alan aileyi güçlendirecek şekilde yeniden düşünülmelidir.

Gençlerin evlilikten korktuğu, anneliğin değersizleştirildiği, babalığın otoriteyle karıştırıldığı bir toplum uzun vadede ayakta kalamaz.

Şunu unutmayalım ki aile çökerse toplum çözülür. Toplum çözülürse devlet zayıflar. Bu nedenle aileyi korumak sadece ahlaki bir görev değil, aynı zamanda stratejik bir devlet meselesidir. Artık günü kurtaran politikaların değil, köklü bir medeniyet perspektifinin zamanı gelmiştir. Çünkü güçlü devletler, güçlü aileler üzerinde yükselir.