Evvela belirtelim ki, İslam Ülkelerinin birbirleriyle ilişkileri ve bu bağlamda bütün endişelerimizden bağımsız olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Pakistan Başbakanı Şerif'in ve Suudi Arabistan Prensi Selman’ın 7 Ağustos günü Mekke'de imzaladıkları Mekke Savunma Anlaşması bizi ancak sevindirir. Sevinmenin de ötesinde, ülkelerimizin çıkarlarını esas alan her ilişkinin ve anlaşmanın hadimi olmayı bir görev biliriz.

Lakin başlıktaki soru ile birlikte daha nice soruları sorduran şey, bu ilişkilerin ve anlaşmaların milli çıkarlarımızın hilafına olan içerikleridir.

Bir tarafta israil ve ABD, Gazze’deki soykırımdan başlayarak Lübnan'a, Suriye’ye, İran'a, Irak’a ve Yemen’e kadar saldırılarını sürdürüyorlarken, diğer tarafta Türkiye'nin de içinde bulunduğu şu üç anlaşma yapıldı: ABD’nin kurdurup başında olduğu “Gazze Barış Kurulu”, Suudi Arabistan’ın öncülüğünü yapıp başında olduğu “Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı” ve Türkiye - Suudi Arabistan - Pakistan’ın kurdukları “Mekke Savunma İttifakı”.

Peki, anılan bu üç ittifakın, yani Gazze Barış Kurulu’nun, Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı’nın ve Mekke Savunma İttifakı’nın içeriği; öngördüğü icraatlar ve nihai hedefleri kimin çıkarlarını esas alıyor?

Örneğin, hala Gazze’de soykırım yapan, Filistin’in kalan kısmındaki işgalini ve vahşetlerini genişleterek sürdüren ve bu arada başka ülkelere de saldıran kim? İSRAİL! Ya soykırıma sonsuz desteğini sürdürmekle de yetinmeyip İran’a ve Yemen’e saldıran ve bazı İslam Ülkelerindeki üslerini de kullanan kim? ABD!

Hal ve hakikat böyle olunca, bu soykırım ve saldırıların muhatabı ve mağduru olan Müslüman halkların ve dolayısıyla İslam Ülkelerinin yaptıkları anlaşmaların ve kurdukları ittifakların da hepsinin bu şer cephesine karşı olmaları gerekmez mi?

Şimdi bu üç anlaşmanın şer – şeytani cephesinin mi, yoksa rahmani cephesinin mi daha ağır bastığına kısaca bir göz atalım…

Gazze Barış Kurulu… İmzacı ülkeler, barışı tesis etmek adına taraflardan biri ve aynı zamanda soykırıma maruz kalan Gazzelilerin silahlarını ellerinden alırken, soykırımcı israil'in saldırılarını da önlüyor veya en azından bu yönde bir çaba gösteriyorlar mı? HAYIR!

Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı… İmzacı ülkeler, bir tarafta israil ve suç ortağı ABD’nin Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki gemilerini Yemen’in saldırılarına karşı koruma görevini üstlenirken, diğer tarafta ve aynı zamanda israil ve ABD’nin diğer ülkelere saldırılarını önlüyor veya en azından engelleme yoluna gidiyorlar mı? HAYIR!

Ve Mekke Savunma İttifakı…

Sözün burasında sorumuzu bu acı tecrübeyi onlarca yıldır yaşayan Türkiye’mize soralım. “Benim toprak bütünlüğümü, iç barışımı ve milli birliğimi tehdit ediyor” gibi haklı gerekçelerle Irak ve Suriye’den kendisine saldıran PKK’ya karşı binlerce operasyon gerçekleştirmiş ve hatta bu amaçla Suriye'de hala asker bulunduran Türkiye, tıpkı kendisi gibi meşru müdafaasını yapan, yani ABD’nin Suudi Arabistan’daki üslerinden kendisine uçaklarla ve füzelerle saldırmasını gerekçe gösterip cevap hakkını kullanan İran’a karşı Suudi Arabistan’ın yanında savaşa mı girecek?

Sonuç olarak, hakikati yalın bir dil ile söylemek gerekirse, her üç anlaşma da mağdurlardan çok, saldırganları kayırıyor ve hayırdan çok şerri barındırıyor. Dolayısıyla bu anlaşmaların şeytani mi, yoksa rahmani mi oldukları sorusunun cevabı da şimdiye kadarki saldırı, işgal, ambargo ve gasp etme eylemlerini bundan sonra da şu veya bu şekilde sürdürecek olan israil’e ve ABD’ye karşı imzacı İslam Ülkelerinin verecekleri tepkilerdedir. Temennimiz, artık hiçbir baskıya, şantaja ve tehdide boyun eğmeden izzetlerini kuşanmaları ve adalet temelli bir duruş sergilemeleridir. Çünkü aksi her duruş zulmün devamıdır.