Yaşadığımız şu zaman dilimindeki mevcut
hayatımız, yaşam felsefemiz, hemen hemen tamamıyla geçmişten kopuk,
değerlerimizden, örf ve adetlerimizden uzak bir noktaya sürükleniyor. Teknoloji
ve dijital hayat, geçmişte kullandığımız alet edevatla beraber geçmişin kıymet
ve değerlerini de yok ediyor. Hayatın maddi alanında oluşan değişimlerin
oluşturduğu rahatlığın verdiği yalancı keyif, insanlar arasındaki ilişkilerde
tam tersi bir etki meydana getiriyor. Aile ve akrabalık ilişkileri giderek
zayıflıyor. Yardımlaşma, şefkat ve merhamet duyguları, büyüklere saygı geçen
her gün yok olmaya doğru yol alıyor.
Bozulan hayat düzenimizden en çok
etkilenen kurum aile oldu. Aile düzeninin bozulması hayatın diğer bütün
alanlarındaki bozulmalara da direk etki yaptı. Hani ilk düğmeyi yanlış
iliklediğinde diğer bütün düğmelerin de yanlış iliklenmesi gibi bir şey bu.
Ailenin özellikle çocuk eğitiminde ne kadar önemli olduğunu henüz iyi
anlayabilmiş değiliz.
Evlerimiz büyüdü ama aile küçüldü.
Küçülen ailedeki ebeveyn ve çocuklar arasındaki ilişkiler büyük oranda tersine
döndü. Bolluk ve zenginliğin sağladığı imkanları akıllıca kullanamadık. Şimdi
her isteklerini karşıladığımız çocuklarımızdan şikayetçiyiz. Sorumluluk
duygusundan mahrum, hep başkasından bekleyen, verilmediğinde bunalım geçiren
acayip bir nesil ortaya çıkardık. Sabah uyanınca yatağını düzeltmeyi düşünmez
bunlar. Temizlenmesi gereken çamaşırını sağa sola savurup atar. Günde kaç defa
önüne sofrayı koyan annenin o yemekleri nasıl hazırladığından, bulaşıkları
nasıl yıkadığından, evi nasıl temizlediğinden haberi olmaz bunların. Okula
gidip gelirken bile çantasını taşımaktan aciz bir nesil. Okul önünde
çocuklarını almak için bekleyen anneleri görünce tarif edilmez bir üzüntü yaşıyorum.
Okul kapısında bekleyen annenin, kucağındaki bebeğiyle beraber okuldan çıkan
çocuğunun çantasını da aldığını görmek hakikaten üzücü ve düşündürücü.
Okuldan eve gelir gelmez de
hemen cep telefonunu eline alıp onunla vakit geçiriyor çocuklarımız. Evde
bozulmuş, kırılmış şey görse tamir edemez, ev işleri konusunda bir sorumluluk
almaz. Evin işlerinin, ihtiyacının bir ucundan da ben tutayım diye düşünmez.
Bunların çoğu annesinin pişirdiği geleneksel yemekleri de yemez. Pekmez,
pestil, ceviz vb. köylümüzün ürettiği temiz ve sağlıklı gıdaları hiç sevmezler.
Bu konuya canlı, taze bir örnek vereyim:
Komşumuz geçen hafta beni kendi
üzüm bağlarına davet etti. Malum bağbozumu zamanı. Davetine icabet ettim.
Bağbozumu ortamında o eski renkliliği bulamadım ama gene da o eskiyi hatırlatan
kimi şeyler buldum ve sevindim. Ufak tefek de olsa bazı küçük işlerin ucundan
tutup yardım etmeye çalıştım. Bağ sahibinin altı-sekiz yaşlarında iki tane
torunu da oradaydılar. Çocukları görünce hemen bir hoş beş etmeyi severim. Hoş
beşten sonra ortada duran üzümleri işaret ederek hadi yesenize dedim. Çocuklar
beni hiç duymadı ve soruma cevap vermediler. Daha sonra önlerinde duran ve
adına cipso dedikleri bir şeyler fark ettim. Çok fena oldum. Dedeleri, bu
çocukların üç günden beri bağda olduklarını ve bir tek üzüm tanesi
yemediklerini de ekleyince tamamen yıkıldım.
Evet bu nesil bizim eserimiz.
“Aman biz sıkıntı gördük, yokluk yaşadık çocuklarımıza bunu yaşatmayalım”
dedik. Dedik ama ortaya çıkan sonuç bunun doğru olmadığını ortaya koydu.
Eskilerin “Gereğinden fazla merhamet maraz doğurur” sözü ne kadar da doğruymuş,
şimdi anlıyorum.
Çocuklarımız yaşadıkları evde ve
bulundukları iş ortamında sanki bir misafir veya özürlü gibiler. Ailelerin
bilinçsiz yaklaşımı bir yana, ne yazık ki mevcut eğitim sistemi de bir iş
beceremiyor. Konuyla ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki..! Çocuklarımız
çok kötü yetişiyor vesselam.
Öleceğiz bir gün gömecekler,
Bir kaç gün övecekler,
Sonra kalan malı bölecekler
Hatta memnun kalmayıp sövecekler
(N Tevfik)