Çok saçma dedi kendi kendine…

Ateizmi bir şey sanıyordum, meğerse tek bir kelimeymiş.

Belki kendileri de çok saçma olduğunu ve karşılık bulmayacağını düşündükleri için ateizmi farklı isim ve tanımlar altında piyasaya sürme ihtiyacı duydular.

Agnostizm de bunlardan biridir muhtemelen diye, düşündü.

Öyle ya İslam dünyasında toptan inkâr zor olasılıktı.

Peki, neydi bu agnostizm ne söylüyor ne vadediyordu, nasıl bir yol izliyordu?

Neden Teistlerle (Allah’ın varlığını kabul eden) uğraşıyorlardı.

Mesela neden Hindistan’da fareye, maymuna vb şeylere tapanlarla uğraşmıyorlardı.

Gülümsedi bir an ben ne diyorum der gibi, adamın fare ve maymuna tapanla ne işi olabilir ki!

Ne anlaşılır bir öğretileri vardı ne de insani ve hazmedilebilir bir ahlak sistemleri…

Tek doktrinleri fareye süt, maymuna muz verdiğin müddetçe cennetliksin…

Dolayısıyla oralarda sınırsız bir hazzın peşinden koşabilir hiçbir engelle de karşılaşmazdı, yani ateist veya agnostik olmaya gerek yoktu.

Neyse araştırmama başlayayım dedi ve yola koyuldu.

Bunların tek söylemi “bilmiyorum” kelimesiydi. Bunlar da ateizm gibi temelsiz bir güruhtu, üstelik ateistler gibi onların da ahlaki, örfi herhangi bir dayanağı, hiçbir argümanları yoktu; ancak şu durum oldukça garibine gitmişti!

Kendi ülkelerinde, kendi anadillerinin “dil bilgisi” sınavlarında ilk yüz bine bile giremeyen bu tiplerin, dünyanın en zor dilleri arasında başı çeken Arap dili ve edebiyatı üzerine ahkâm kesmeleri ve bir filolog edasıyla Kur’an’ı yorumlamaya kalkmalarıydı.

Daha da garip olanı, Kur’an-ı Kerim’in bir mucize olmadığını, içinde herhangi bir mucizenin bulunmadığını, Kur’an’da mucize diye anlatılanların, Sümer tabletlerinde, Antik Yunan’da, Antik Mısır ve Mezopotamya dinlerinde var olduğunu iddia etmeleriydi.

Derin bir iç çekip ardından alaycı bir edayla gülümseyip istiğfar duası yaptı.

Kendi kendine şöyle mırıldandı: Yahu muhtemelen bunlar İslam’ın Hz. Muhammed (aleyhissalatu vesselam) ile geldiğini ve onun ilk ve son peygamber olduğunu sanıyor olmalılar…

Oysa Allah on binlerce peygamber göndermiş ve İslam, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s) ile gelmiş ve Hz. Muhammed (aleyhissalatu vesselam) ile son halini almıştı…

Öte taraftan başta Abdülkerim eş-Şehristânî yaklaşık 900 yıl önce yazmış olduğu ‘’dinler ve mezhepler tarihi’’ adlı kitabında ve daha birçok âlim ‘on binlerce peygamberin gönderildiğini; ancak 25 tanesinin isminin bilindiğini, dolayısıyla tarihte; ahlak, erdem ve fazilet sahibi topluma mal olmuş bilgin ve filozofların da birer peygamber olabileceğini’ yazmışlardı.

Ali Şeriati de şöyle diyordu: 'Peygamberler dinsiz bir topluma din anlatmak için değil, toplumda bozulan din algısını düzeltmek için gelmiştir'

Yani her peygamberin vefatından sonra, kendine özgürce günah işlemek için alan arayan bu tipler “zehirli mantar gibi” türemiş, kendi süfli arzularını tatmin edecek bir Allah inancı geliştirmiş; ancak Allah kullarına tekrar merhamet ederek, bozulan din algısını ve toplum yapısını yeniden düzenlemek için peygamberler göndermiştir.

Biz bu peygamberlerin sadece bir kısmını biliyoruz. Peki ya diğerleri!

Tıpkı Hz. Musa’nın (a.s) getirdiğini tahrif eden Musevileri düzeltmek için Hz. İsa’nın (a.s) gönderilmesi ve Hz. İsa’nın (a.s) getirdiğini tahrif eden İsevileri düzeltmek için Hz. Muhammed (s.a.v)’in gönderilmesi gibi… Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de var olan bazı bilgilerin Tevrat, İncil, Zebur’da da olması son derece doğaldır.

İsmini bilmediğimiz; ancak raydan çıkmış Sümer, Yunan, Mısır veya Mezopotamya halklarını düzeltmek için gelmiş peygamberlerin bugün Kur’an’da var olan mucizeleri dile getirmiş olmaları kadar doğal ne olabilir…