Şehit Mustafa Çamran’ı bilirsiniz… Amerika’da yüksek eğitimini görmüş, NASA tarafından bünyesinde çalışmak için gelen teklifleri reddederek Irak ve Lübnan’a gidip Siyonist rejime karşı direniş hareketlerini organize etmiş, Hizbullah ve İran İslam Cumhuriyeti Devrim Muhafızlarının oluşumlarına büyük katkı sağlamış, İranlı bir devrimci ve bilim insanı…
İşte bu büyük şehidin eşi, onu hangi vesileyle tanıyıp ilgi duyduğunu şöyle anlatıyor; “ Ben Irak’ta bir yetimler okulunda öğretmendim. Çamran da o okulda gönüllü olarak müdürlük yapıyordu. Ama onunla hiçbir tanışıklığım yoktu. Bir gün bir takvim yaprağı gördüm. Takvim yaprağında cılız bir ışık saçan küçük bir mumun resmi vardı. Resmin altında ise biri tükenmez kalemle şöyle bir not düşmüştü: (Ben tıpkı bu mumun ışığı gibiyim. Tek başıma bunca karanlığı aydınlatmaya gücüm yetmez. Ama bu mum ışığı gibi karanlık ile aydınlığın farkını herkese gösterebilirim. Karanlığın çirkin yüzünü herkese gösterip onu rezil edebilirim.) Ben bu nottan çok etkilenmiştim. Notun sahibini merak edip araştırınca Çamran’ın yazdığını öğrendim.”
İran İslam Cumhuriyetinin şu anki durumu o küçük muma ve onun ışığına biraz benziyor aslında… Evet, İran’ın gücü belki Amerika’ya yetmeyebilir. Amerika’nın önderliğindeki dünya düzenini tek başına yıkamayabilir. Ama onurlu ve izzetli bir duruşun nelere kadir olduğunu, olabileceğini tüm dünyaya gösterdi. Bedel göze alabilmek şartıyla Firavni düzenlere nasıl öldürücü darbeler indirilebileceğini tüm halklar gördü.
İran İslam Cumhuriyeti büyük bedel ödedi. En aziz rehberini ve en değerli evlatlarını şehit verdi. Yetişmeleri çok zor olan birçok komutanını, âlimini, aydın ve bilim insanlarını, binlerce kadın ve çocuğu, sivil insanı feda etti. Alt yapısı büyük zarar gördü.
Bütün bunlara rağmen dik durdu, eğilmedi, onur ve izzetle karşı koydu, düşmana yıkıcı darbeler vurdu. Tüm dünyada büyük hayranlık uyandırdı.
İran dik duruşu ve direnişiyle emperyalistlerin yenilmezlik efsanesini yerle bir etti. Amerika, İsrail ve emperyalist güçlerin vahşi, çirkin, pis, acımasız yüzünü tüm dünyaya gösterdi. Mazlum halkların, özellikle İslam ümmetinin zillete, köleliğe, esarete mecbur olmadığını, bunun onların kaderi olmadığını, asıl sorunun korkak ve zelil liderlere, yönetimlere mahkûm olmaları olduğunu ifşa etti. İzzetle zilletin, onurla onursuzluğun, cesaret ile korkaklığın arasındaki farkı herkesin anlamasını sağladı.
İran, ümmete, hatta tüm mazlum halklara kurtuluş ve özgürlüğe giden yolun ne olması gerektiğini öğretti. Körfez ülkeleri örneğinde olduğu gibi emperyalistlere, Amerika ve Siyonist rejime bel bağlamanın, onlara sığınmanın, boyun eğmenin güvenlik ve barış getirmeyeceğini, yıkım ve esaretten kurtarmayacağını; aksine daha büyük musibet ve yıkımlara neden olacağını, bu şeytani güçlerin tek dertlerinin sömürü ve talan olduğunu, zor zamanlarda sömürdükleri bağımlı ülkeleri kendi kaderlerine terk edip gideceklerini tüm dünya gördü…
Ve her şeyden önce Müslümanların, İslam ümmetinin, dünyanın diğer mazlum halklarının izzetli bir duruşa, cesur bir karşı koyuşa, yürekli bir direnişe ne kadar hasret kaldıklarına, böyle bir duruşu ne büyük bir sevinç ve hayranlıkla karşıladıklarına ve sömürgeci zalimlere boyun eğdirecek yiğit liderliklerin peşinden her türlü bedelden çekinmeden koşma özlemi içinde olduklarına kuşkuya yer bırakmayacak şekilde şahit olduk…