Öğle: İkindi:
4 °C
asd

İSLAM’I ARAMAYA GİDİYORUM!

  • SADULLAH AYDIN
  • 2015-10-01 13:24:30
  • 874 Görüntülenme
  •  

           

    Güç ve kudrettin Müslümanları şımarttığı, bu şımarıklıkla İslam’dan hızla uzaklaşıldığı zamanlardaydı. Müslümanlar için gerileme dönemi başlamış, bir avuç yönetici saraylarda sefa sürüp ümmetin zenginliklerini hanedan ve saltanatları için tüketirken Müslümanlar hızla yoksullaşıyordu. Ve çaresiz yoksulların derdine derman olan kimse de yoktu.

     İşte bu karanlık dönemlerin birinde Karlı, soğuk, dondurucu bir kış günü Ahmet ile dedesi uzak bir köyden kasabaya geri dönüyorlardı. Kasabanın kenarında tenekeden bir kulübede yaşıyorlardı. Ahmet dokuz yaşındaydı; dedesi ise yetmiş beş…

    Ahmet’in dedesi Mustafa Hoca âlim bir zattı. Bir zamanlar medreselerde ilim tahsiline gitmiş, hatta birkaç sene köy imamlığı bile yapmıştı. Yaşlılık yıllarını yoksul bir adam olan oğlunun yanında geçirmişti. Ama oğluyla gelini ard arda ölünce zavallı Mustafa Hoca torunuyla yapayalnız kalmıştı. Zamanla yoksullukları artmış, dilenecek hale gelmişlerdi.

    Mustafa Hoca sığınacak bir ev, birkaç lokma yiyecek için torunuyla bu kara kışta tam iki gün yürümüş, şimdi elleri boş döndükleri dağ köyüne gelmişlerdi. Çok uzaktan akrabaları olan bir aile yaşıyordu bu köyde. Lakin akrabaları olan aile onları tanımazdan gelmiş, dertleriyle ilgilenmemişti.

    Ve işte elleri boş, aç, soğuktan titreyerek, yayan kasabaya geri dönüyorlardı. En çok da Ahmet üşüyordu. Küçük Ahmet’in üstünde onu ısıtamayan incecik bir elbise vardı. Lastik ayakkabıları delikti. Çorapsız narin ayakları ıpıslaktı ve soğuktan mosmor kesilmişti.

    Midesi açlıktan kazınan, soğuktan büzülüp büzülüp dedesine sokulan Küçük Ahmet bir ara dayanamadı. Titrek bir sesle:

    ----- Dedeciğim! Dedi.

    ----- Ne oldu Ahmet’im? Deden sana kurban…

    ----- Dedeciğim, neden bizim de herkes gibi evimiz yok? Neden biz de herkes gibi kalın elbiseler giyemiyor, yeni ayakkabılar alamıyoruz? Benim ayakkabılarım delik olmasaydı, kalın bir kazağım olsaydı üşümeyecektim.

    Mustafa Hocanın gözleri doldu. Çaresizlik içinde gülümsedi.

    ----- Biz yoksuluz da ondan yavrum! Bunlara sahip olacak paramız yok.

    Küçük Ahmet’in yüreği birden acıyla dolup taştı. Ağlayarak:

    ----- Bize yardım edecek kimse yok mu? Diye bağırdı.

    ----- Var…

    ----- Kim?

    ----- İslam… İslam bize yardım edebilir! İslam çok merhametlidir, sonsuz bir şefkati vardır. İslam’ın olduğu yerde yoksulluk olmaz, açlık olmaz, çıplaklık olmaz! Bir yerde İslam olunca orda sevgi, yardımlaşma, fedakârlık, merhamet, acıma,

    dostluk hâkim olur! İslam yoksulların, çaresizlerin, açların dostudur!

    Küçük Ahmet sevinçle el çırptı.

    ----- Dedeciğim neden şimdiye kadar İslam’ın yanına gitmedik? Neden bu kadar geç kaldık? Hemen onu arayıp bulalım! Ben de diğer insanlar gibi yaşamak istiyorum artık!

    Mustafa Hoca yaşlı gözlerini rutubetli, soğuk gökyüzüne dikti.

    ----- İslam çok, ama çok uzaklarda oğlum! Dedi ağlayarak. Onu bulamayız ki! Kim bilir nerelerdedir? Bizden küstü! Ona sırtımızı döndük, düşmanlarına boyun eğdik. Onunla ilgilenmedik. O da küsüp gitti. Çok, çok uzaklara gitti!

    Küçük Ahmet sustu. Sesini çıkarmadı. Ama derin, çok derin düşüncelere daldı. Bir daha da soğuktan, açlıktan şikâyet etmedi.

    Küçük Ahmet ile dedesi yaşadıkları yere, kasabadaki teneke kulübelerine geri döndüler. Çileli, acıklı yaşamları devam etti.

    O günden sonra küçük yavrucak çok değişti. Hiç konuşmuyor, sızlanmıyor, hep düşünüyordu. Dedesi ne yaptıysa yüzünü güldüremedi. Küçük Ahmet hayırseverlerin bazen merhamete gelip verdikleri birkaç kuruşu da harcamıyor, biriktiriyordu. Çoğu sefer aç yatıyor, ama parasını harcamıyordu.

    Bir gün Küçük Ahmet dedesinin karşısına dikildi. Onun avucuna bir sürü bozuk para koydu. Mustafa Hoca torununa şaşkınlıkla bakakaldı.

    ----- Bu ne yavrum? Diye sordu.

    Küçük Ahmet kararlı bir sesle:

    ----- Ben dönünceye kadar bu parayla kendine yiyecek alırsın dedeciğim! Dedi. Aç kalmazsın.

    ----- Sen nereye gideceksin?

    ----- Ben... ben İslam’ı aramaya gideceğim! Onu bulmadan dönmeyeceğim… Onu mutlaka bulacağım!

    Mustafa Hoca torununa sarıldı. Onu şefkatle öptü. Hem ağladı hem öptü. Gözyaşlarının beyaz sakallarını ıslatmasına aldırmadan:

    ----- Eğer! Dedi hıçkırarak, İslam onu aradığını bilseydi mutlaka gelirdi…