Öğle: İkindi:
4 °C
asd

ÜÇ HAYDUT

  • SADULLAH AYDIN
  • 2015-08-24 06:14:08
  • 1154 Görüntülenme
  •  

                   

                   

     Moğolların İslam âlemini işgal ettikleri, can ve mal güvenliğinin kalmadığı padişahlık dönemlerinde Derin bir vadide kurulmuş bir şehirde üç haydut yaşardı. Bu haydutlar yüzünden insanlar canlarından bezer oldular. Hırsızlıklarıyla, gaddarlıklarıyla ün saldı bu üç haydut.

    Günlerden bir gün bu üç haydut bir araya geldi. Reisleri olan keçi sakallı, orta yaşlı haydut, arkadaşlarına:

    - Soyacağımız yeni bir yer var mı? diye sordu.

    İkinci haydut:

    - Evet, dedi. Şehir dışında, kuzey batı tarafında çok güzel bir çiftlik var. Çiftliğin sahibi son derece zengin. Karısının boynu ve kolu altınlarla dolu…

    Bu haber karşısında reisin ağzı sulandı. Sırıtarak:

    - Hemen bu akşam baskın yapalım, dedi.

    Ama üçüncü haydut:

    - Çiftlik sahibinin silahı var, diye endişesini dile getirdi. Ayrıca bahçede de kocaman bir çoban köpeği nöbet tutuyor.

    Reis öfkeyle üçüncü hayduta baktı:

    - Sen korkuyor musun yoksa! dedi. Bizim gibi hızlı silah kullanan kaç yiğit var bu ülkede. Keskin kılıçlarımız kaç kelle uçurdu. Kesinlikle bu akşam çiftliği basıyoruz.

    Akşam oldu. Gece dünyayı siyaha boyadı. Üç haydut sarıklarıyla yüzlerini gizlediler. Kılıçlarını çektiler. Sessizce çiftliğin bahçesine girdiler.

    Ancak çoban köpeği onları gördü. Havlayarak onlara saldırdı. Haydutlar hızlı kılıç darbeleriyle zavallı köpeği delik deşik edip öldürdüler.

    Çiftliğin yaşlı hizmetçisi köpeği kurtarmaya çalıştı. Haydutlar onu yakalayıp bağladılar.

    Çiftliğin sahibi cesur, ölümden korkmayan bir adamdı. Haydutların çiftliğe saldırdıklarını görünce onlara karşı koydu.

    Haydutlarla çiftlik sahibi arasında çetin bir çarpışma başladı. Çok geçmeden çiftlik sahibi yorgun düştü. Haydutlar onu da öldürdüler.

    Kocasının öldüğünü anlayan çiftlik sahibinin karısı acıyla haykırdı ve düşüp bayıldı.

    Haydutlar çiftlikteki bütün değerli şeyleri aldılar; akçeler, altınlar, ziynet eşyaları… Daha sonra gece karanlığından yararlanarak kaçtılar.

    Şehirden uzakta, dağların arasında gizli bir mağara vardı. Haydutlar o mağaraya girip saklandılar.

    Geceleyin yatarlarken haydutlardan birisi çılgınlar gibi:

    - Yandım anam! diye bağırdı.

    Öbür haydutlar hemen kalktılar. Ateş yakıp mağaranın içini aydınlattılar. Bir de ne görsünler. Kocaman, simsiyah bir yılan arkadaşlarının bacağına sarılmış, onu bırakmıyor.

    Yılanı öldürdüler öldürmesine ama arkadaşlarını da kurtaramadılar. Yılan tarafından ısırılan haydut acılar içinde kıvranarak öldü. Böylece yaptığı kötülüğün cezasını da buldu.

    Öbür haydutlar arkadaşlarını mağaranın bir köşesine gömdüler. Üzülüyormuş gibi yaptılar ama aslında içten içe seviniyorlardı. Çünkü altınları üç kişi arasında paylaştırmaktansa iki kişi arasında paylaştırmak daha çok işlerine geliyordu.

    Sabah olunca haydutlar acıktılar. Reis, öbür hayduta:

    - Gizlice şehre in, bize yiyecek al, dedi. Sakın kimse seni görmesin…

    İkinci haydut gizlice şehrin yolunu tuttu. Giderken şöyle düşündü.:

    “Ne diye altınları reisle paylaşayım ki? Yemeğine zehir katar, onu öbür dünyaya yollarım, böylece bütün altınlar benim olur.”

    İkinci haydut düşündüğünü yaptı. Şehirde yemekle beraber zehir de aldı. Reisin yiyeceğine zehir kattıktan sonra mağaraya döndü.

    Ama öbür taraftan reis de boş durmuyordu. O da şöyle düşünüyordu:

    “Altınları başkasıyla paylaşmak ahmaklıktır. Ben arkadaşımdan hem daha güçlü hem de daha akıllıyım. Gelir gelmez aniden üzerine atlar bir hançer darbesiyle işini bitiririm.”

    İkinci haydut tatlı hayaller kurarak reisin yanına geldi. Aldığı yiyecekleri reise verdi. Reis birden ikinci haydutun üzerine saldırdı. Hançer darbesiyle onu delik deşik etti.

    Sonra kahkahalarla gülerek yemeğin üzerine oturdu. Karnını bir güzel doyurdu.

    Ancak birden içi kavrulur gibi oldu. Zehirlendiğini hemen anladı. Ama artık çok geçti. Haydutların reisi pişmanlık içinde başını sağa sola çarpa çarpa öldü.Haydutlar daha dünyadayken cezalarını buldular. Yaptıkları kötülük onlara kâr kalmadı. Üçü de feci bir şekilde ölüp gittiler.

    Hiçbir kötülük cezasız kalmış değildir. Eninde, sonunda Allah onları cezalandırmış, dünyayı başlarına dar etmiştir.