Gram altın Cumhuriyet Altını Gümüş ONS Yarım Altın

İmsak: Güneş:
4 °C

MEDİNE’DE

  • SADULLAH AYDIN
  • 2015-06-02 07:00:46
  • 746 Görüntülenme
  •  

     

         

     Şam sınırına yakın topraklarda bulunan meşhur Arap kabilelerden Tay Kabilesinin reisi Adiy ibn Hatem, İslam’a giriş serüvenini şöyle anlatıyor:

                     “Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar Arabistan’da hızla güçlenmeye başladılar. Arap kabileler bir bir Medine’ye gidiyor, Muhammedilere biat ediyorlardı. Müslüman olmayan kabilelerse seriyyelerle yola getiriliyorlardı. Roma İmparatorluğunun bir eyaleti olan Suriye sınırında yaşayan birçok kabile reisi gibi ben de Hıristiyanlığı seçmiştim. Müslüman olmaya hiç niyetim yoktu. Yeryüzünün en uygar, en güçlü topluluğunun dinini seçen benim gibi kültürlü bir adam nasıl okuması-yazması bile olmayan birinin dinine tabi olurdu. Muhammed’e ve onun taraftarlarına karşı içim kinle, nefretle doluydu. Onları barbar, hoşgörüsüz ve cahil olarak görüyordum.       Arabistan’da karışıklık çıkaran, bölücülük yapan, kardeşi kardeşe düşüren adamlardı onlar benim gözümde.

                     Resulullah’ın damadı Ali ibn Ebi Talib’in komutasındaki İslam birliği kabilemin sınırına dayanınca ailemle Şam’a kaçtım. Ancak mutsuz ve huzursuzdum. Gurbet hayatı bana çok ağır geliyordu. Müslümanları yenip tekrar kabilemin başına geçmek artık hayaldi. O sırada benimle kaçmayı reddedip Müslümanlara esir düşen kız kardeşim çıkageldi. Müslüman olmuştu. Gerçi Müslümanlığını gizliyordu ama ben anlamıştım. Kız kardeşim Muhammed Aleyhisselam’ı ve Müslümanları o kadar övdü ki içimdeki düşmanlık yavaş yavaş erimeye başladı. 

                    Kız kardeşim çok cesur, akıllı, kültürlü bir insandı. Onun düşüncelerine çok değer verirdim. Asla korkudan Müslüman olmazdı ve yalan da söylemezdi. Kız kardeşimin telkinleri sonuç verdi. Müslüman olmak için Medine’ye gitmeye karar verdim. Hayal kırıklığına uğramamak için dua ediyordum. Muhammed’in dini İsevilikten üstün olmalıydı ki Müslüman olayım. 

                    Haftalar süren yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye vardım. Muhammed Aleyhisselam Medine Mescidinde ashabıyla sohbet ederken huzuruna girdim. Zemini toprakla döşeli bir yerdi burası. Muhammed Aleyhisselam toprağın üzerine diz çökmüştü. Son derece sade bir giyinişi vardı. Ben gözlerinden alevler fışkıran, lüks içinde yaşayan, fetihleriyle böbürlenen bir kimse bekliyordum. Lakin karşımda toprağa diz çökmüş, alçak gönüllükle gülümseyen ve fakirler gibi giyinmiş bir adam vardı. Hayretler içinde kalmıştım. Muhammed Aleyhisselam’ın karşısında oturup kendimi tanıttım. Gülümseyerek elimden tuttu. Sonra ayağa kalktı. Beni evine götürdü. 

                    Yolda yaşlı bir kadına rastladık. Yaşlı kadının bir derdi vardı. Muhammed Aleyhisselam hiç sıkılmadan yaşlı kadını sonuna kadar dinledi. Yumuşak, gönül okşayıcı sözler söyledi. Hâlbuki karşısında sadece yoksul, yaşlı bir kadın vardı. O ise bir devlet başkanı, muzaffer bir komutandı. Nice komutanlarla, devlet başkanlarıyla tanışıklığım olmuştu. Muhammed Aleyhisselam kesinlikle hiçbirine benzemiyordu. Bu adamın davası kesinlikle dünya olamazdı. Kendi halkının en yoksulu gibi yaşıyor ve zengin-fakir gözetmeden herkese eşit, adil davranıyordu. 

                    Muhammed Aleyhisselam’ın evini görünce ona olan hayranlığım daha da arttı. Evinde hurma liflerinden bir minder, birkaç ince hasırdan başka bir şey yoktu. Bütün Hicaz’ın en büyük önderinin, zaferlerden zaferlere koşan, ordusunun eline tonlarca gümüş ve altın geçen fatihin evindeki eşyalar bunlardan ibaretti. Ve var olan tek minderine gülümseyerek beni oturtuyordu. Ordusuna yenilmiş, esiri konumunda olan beni… Kendisi ise ince hasırın üzerine oturdu.

                     Bu fazilet, bu ahlak, bu yüce erdemler ancak bir peygamberde bulunurdu. Her davranışı, her sözü bir yücelik ve güzellik örneğiydi. Onu göreli daha birkaç saat bile olmamıştı ama kalbim onun sevgisiyle ve ona olan inançla dolup taşmıştı.                  

    Peygamberle olan sohbetimizde sadece benim bildiğim sırlarımdan bana haber verdi. Bana:

                     —Sen Rakusi dininden değil misin? Dedi.

                    Hıristiyanlıkla Sabiilik dininin karışımı bir dindi Rakusi. Bir Hıristiyanlık mezhebi sayılıyordu. Ben Rakusiydim. Peygamberin sorusuna:

         Evet, diye cevap verdim.

     — O halde kabilenin gelirlerinden dörtte birini niye kendine ayırdın? Senin dinin buna izin veriyor muydu peki?                                   

    Muhammed Aleyhisselam’la ilgili kalbimdeki son tereddütler de silinip gitti. Halkımdan topladığım gelirin dörtte birini kendime ayırdığımı benden başka kimse bilmiyordu. Bu gaybi bir haberdi. Sadece kendilerine vahiy gelen peygamberler bilebilirdi onu.

                    O bir peygamberdi. Kesinlikle o bir peygamberdi. Ben bunları düşünürken o sözlerine devam etti:

                     — Müslümanların yoksulluğu sakın seni Müslüman olmaktan alıkoymasın! Zira gün gelecek dünyanın bütün zenginliği Müslümanlara akacak, onları toplayıp sayacak kimse bulunamayacak. Ve o gün İslam orduları tüm sarayları ele geçirecek, Müslümanlar Babil kapılarına dayanacak…

                    Allah’a yemin olsun ki Resulullah Aleyhisselam’ın bütün dedikleri çıktı. İslam’ın tevhid, adalet, ahlak ve özgürlük baharının bütün dünyayı gülistana çevirdiği; yeryüzünün zulüm düzenlerinden temizlendiği, Roma ve Pers imparatorluklarının İslam askerleri tarafından yerle bir edildiği günleri bizzat yaşadım ve gördüm. Dünyayı fetheden mücahit, mübariz İslam askerlerinin arasında ben de vardım…