Gram altın Cumhuriyet Altını Gümüş ONS Yarım Altın

Öğle: İkindi:
4 °C
asd

ŞEYİT SEYYİD KUTUP

  • SADULLAH AYDIN
  • 2015-03-18 06:48:49
  • 1096 Görüntülenme
  •  

          İki subayın kollarında ağır ağır mahkeme salonuna getirildi Seyyid Kutup. Mahkeme salonunun ortasına kurulmuş demir bir kafesin içine konuldu. Demir kafeste başka mahkûmlar da vardı. Hepsi de Müslüman Kardeşler mensubuydular. İçlerinde iki idamlık da vardı. Muhammed yusuf Havvaş ve Abdulfettah İsmail… Tek suçları vardı bu insanların. Filistin işgalcisi İsrail’le savaşmak ve ülkelerinin, Mısır’ın batı sömürgesinden kurtarılarak özgür, bağımsız, adil, İslami bir devlete dönüşmesi…

                    Yorgundu Seyyid Kutup. Ayakta duramıyordu. Sararmış, solmuş, hastalıklı bir görünüşü vardı. Nasıl olmasın ki? Tam on beş yıl zindanda kalmıştı. On beş yıl boyunca görmediği işkence, uğramadığı zulüm kalmamıştı. Ve son tutuklanışı; aylardır o ve arkadaşları sorgu altındaydılar. Aylardır işkence görüyordu Seyyid. Aylardır buz gibi hücrelerde, aç ve susuz, uykuya hasret ve her an işkencelere götürülme kaygısıyla yaşıyordu. Bu korkunç işkence ve baskılara dayanamayan ufak tefek vücudu bin bir hastalığın kıskacında yaşam mücadelesi veriyordu. Zayıf bünyesi ve cılız vücuduna rağmen gösterdiği destansı direniş düşmanları arasında bile büyük bir hayranlık uyandırmıştı.

                    Evet, yorgundu büyük düşünür Seyyid. Yorgun ve hastaydı. Ama yorgunluğunu da hastalığını da, hatta mahkemeyi de umursadığı yoktu. Gülümseyerek bakıyordu etrafına. Sakin, huzurlu, kararlı, parlak bir yüz ifadesiyle mahkeme heyetinin kararını bekliyordu. Mahkemedeki son duruşmasıydı onun. Karar günüydü. Herkeste büyük bir heyecan vardı. Dostlarında da, düşmanlarında da… Heyecanlı olmayan tek kişi oydu.

                    Baş yargıç ayağa kalkıp kararı okumaya başlayınca mahkeme salonu derin bir sessizliğe gömüldü.  Mahkeme Seyyid ve iki arkadaşı için idam hükmü vermişti. İdam hükmünü duyan demir kafesin ardındaki tutuklular tekbir getirmeye başladılar. Mahkeme salonu tekbirlerle sarsılıyordu. O esnada tüm gözler Seyyid ve iki arkadaşına, Muhammed yusuf Havvaş ile Abdulfettah İsmail’e çevrilmişti. Seyyid’le iki dava kardeşi ise gülümsüyorlardı. Dünyada duyabilecekleri en mutlu haberi duymuşlar gibi gülümsüyorlardı.  Yüzleri bir nur deryasına batmıştı adeta.

                    Derin, ürkütücü bir sessizlik içinde tutsak Müslümanları mahkeme salonundan çıkarıp zindan arabalarına bindirdiler. Seyyid’i zindandan mahkemeye getirip götürmekle görevli subay, Seyyid’in sükûnet ve tebessümü karşısında ağlamaya başladı.  Seyyid, göz pınarlarından yanaklarına doğru süzülen gözyaşlarını gizlemeye gerek görmeden, sararmış bir yüzle ağlayan subaya gülümsedi.

                    ----- Neden ağlıyorsun kardeşim? Dedi.

                    Genç subay derin bir iç çekti. Sarsılmış bir tavırla:

                    ----- Keşke sizi tanımasaydım! Diye konuştu. Ama uzun aylardır mahkemeye sizi ben götürüp getiriyorum. Siz o kadar değerli ve üstün ahlaklı bir insansınız ki sizinle tanışıp da sizi sevmemek mümkün mü? Siz idamı hak edecek bir adam değilsiniz. Bu ülke için, Mısır toplumu için bir değersiniz siz. Haksız yere ölecek olmanız beni kahrediyor!

                    ----- Ama ben çok sevinçliyim! Diye genç subaya karşılık verdi Seyyid.  Allah’a hamd ediyorum! O’na kavuşmayı çok özlemiştim! On beş yıllık bir cihad ve mücadeleden sonra bana bu makamı, şehadet makamını layık gördüğü için Rabbime şükürler olsun! O yüce sahibe kavuşacağım için çok mutluyum!

                    Sayılı günler çabuk bitermiş. Seyyid kutup için de zindan arkadaşlarıyla geçirdiği günler adeta bir rüya gibi gelip geçti. İdama birkaç gün kala onu tek hücreye koydular. Akıllarınca onu cezalandırıyorlardı. Seyyid yalnızlığı canına nimet bildi. Son günlerini Rabbiyle baş başa geçirmenin derin hazzını tattı.

                    İdamın gerçekleşeceği gece, aynı zindanda tutuklu bulunan bacısı Hamide’yi ona gönderdiler. Hamide Kutup’un vasıtasıyla devlet başkanı Nasır’dan özür dilerse affedileceği mesajını illettiler ona. Çünkü dışarıda kıyametler kopuyordu. Büyük İslam düşünürü, büyük mücahit, müfessir Seyyid Kutup’un zalim Mısır yönetimi tarafından idama mahkûm edilmesi İslam âlemini, Müslüman aydınları ve cemaatleri ayağa kaldırmıştı. Dünyanın her yerinde Mısır diktatörlüğünü protesto yürüyüşleri yapılıyor, Mısır elçiliklerinin önüne siyah çelenkler bırakılıyor, Mısır’a sert notalar veriliyordu. Geri adım atmayı gururuna yedirmeyen Firavni yönetim Seyyid’le uzlaşma yolları arıyordu. Seyyid’ten formalite icabı bile olsa bir özür alıp onu serbest bırakmak istiyordu.

                    Zifiri karanlık hücresinde Rabbiyle halvet halinde olan ve O’na kavuşacağı anı sabırsızlıkla bekleyen Seyyid, tağuttan özür talebini duyunca önce gülümsedi. Sonra bacısı Hamide’nin vasıtasıyla tarihe geçecek şu cevabı verdi özür beklentisi içindeki diktatör Cemal Abdulnasır’a:

                    ----- Eğer bu karar haksa ve ben idamı hak ediyorsam, hakkın karşısında duramam! Yok, eğer zulme uğruyorsam ve haksız yere öldürülüyorsam; zalimlerden özür dileyecek, onlardan merhamet dilenecek kadar alçalamam! Ben onlardan üstünüm! Ben hak, onlar ise batıl yoldalar. Allah benim ve bütün mazlumların hakkını elbette onlardan alacaktır!

                    Sabaha doğru Seyyid’i hücresinden çıkardılar. Başgardiyan nazik bir sesle:

                    ----- Sizi başka bir hapishaneye nakledeceğiz efendim! Dedi.

                    Seyyid gülümsedi. Mahcubiyet içinde, suçlu tavırlarla önlerine bakan gardiyan ve subaylara:

                    ----- Hayır! Diye karşılık verdi. Hayır, bilakis cennetlere ve ırmaklara, sadıklara mahsus yüce bir meclise ve sonsuz kudret sahibi bir hükümdarın yanına( kamer 54-55)