Gram altın Cumhuriyet Altını Gümüş ONS Yarım Altın

Akşam: Yatsı:
4 °C

YUSUFİNİN ANNESİ

  • SADULLAH AYDIN
  • 2015-02-04 07:22:46
  • 910 Görüntülenme
  •  

                 Haksız yere zindana atılan iki oğlunu göremeden hakka yürüyen  Arif Şahin amcanın aziz hatırasına

    Başındaki beyaz örtüsüyle, üstüne örtülmüş bembeyaz hastane çarşafıyla adeta bir meleği andırıyordu Gülsüm ana… Gözleri kapalıydı. Zayıf, kansız dudaklarından fısıltılar halinde dökülen salâvatlar, kelime-i tevhitler soluk yüzüne melekûti bir anlam vermişti. Sağ kolunda serum vardı. Başı, el parmakları metal uçlu kablolarla doluydu.

                Bu loş hastane odasına yatırılışının kırkıncı günüydü. Doktorlar ümitlerini kesmişlerdi. Bir haftadır hiçbir tedaviye cevap vermiyordu. Gerçi bilinci yerindeydi, zayıf bir sesle de olsa konuşabiliyordu. Ama yediği, içtiği her şeyi kusuyordu. Tek besin kaynağı serumlardı.

                Gülsüm anayı yataklara düşüren yaşlılık değildi. Elli yaşında ancak vardı. Onu bu hallere düşüren üzüntü, uzun yolculuklarda çektiği sıkıntı ve en önemlisi evlat özlemiydi.

                Oda kapısının yavaşça açılmasıyla gözlerini açtı Gülsüm ana. Heyecandan kalbi çarparak gelene baktı. Hayır, gelen o değildi. Tekrar gözlerini yumdu.

                Gelen Gülsüm ananın en küçük oğlu Hasan’dı. Hasan, anasının karyolasının önünde diz çöktü. Ellerini tutup öptü.

                ----- Anacığım! Diye konuştu yumuşak bir sesle. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Hüzünle dalgalanıyordu sesi.

                ----- Anacığım!

                Gülsüm ana zor duyulur bir sesle:

                ----- Yavrum nerede? Diye fısıldadı. Yavrumu, Halil’imi getirmediniz mi?

                ----- İzin vermiyorlar ana, bırakmıyorlar! Çalmadığımız kapı kalmadı. Tüm kapılar yüzümüze kapandı ana! Biz dindarız, biz yoksuluz, biz mazlumuz diye bize değer vermiyorlar. Analarımız Ergenekoncuların, solcuların, Kemalistlerin, laikçilerin anaları kadar kıymetli değil. Hükümetimize göre bizim analarımız evlat hasretiyle ölüp gitse de bir şey olmaz…

                Hasan gözyaşlarını tutamıyordu artık. Hüngür hüngür ağlıyordu. Anasının son arzusunu yerine getiremeyişi onu kahrediyordu. Anasının on iki yıldır çektiği acılar onu kahrediyordu. Laik düşünceli mahkûmlara her türlü kolaylığı sağlayan sözde dindar yetkililerin onların acılarına karşı takındıkları duyarsızlık onu kahrediyordu.

                Gülsüm ana oğlunun saçlarını okşadı titrek parmaklarıyla. Ona teselli vermek istiyor gibiydi. Beyaz boyalı duvara dikti gözlerini neden sonra. Düşünceleri on iki yıl öncesine gitti. En çok sevdiği oğlunun, Halil’inin lise son sınıfta okuduğu yıla…

                On sekiz yaşlarında, çok güzel bir gençti o zamanlar Halil. Sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biriydi. Üniversite sınavlarını kazanıp doktor olmak istiyordu. Hep annesine takılırdı. ‘’ Ana!’’ derdi. ‘’ Doktor olursam ilk maaşımı sana vereceğim.’’

                Çalışkan olduğu kadar dindar, güzel ahlaklı bir gençti de Halil. Asla insanları incitmezdi. Okuldan arta kalan zamanlarını hep camide geçirirdi. Cami hocasına yardım eder, çocuklara Kûr’an dersi verirdi.

                Bir gün polisler camiye baskın yaptılar. Halil’i alıp götürdüler. Onu örgüt üyesi olmakla suçladılar. Çocuklara Kûr’an dersi vermek, onlara dinlerini öğretmek çok büyük suçmuş gibi yavrusuna günlerce işkence yaptılar. Sonra onu zindana attılar. Yavrusunu, süt kuzusunu kucağından kopardılar. Yıllarca zindanda kaldı sevgili Halil’i. Mahkemesi tam beş yıl sürdü. Hakîmler onu neyle suçlayacaklarını bilemiyorlardı. Çünkü hiçbir delil yoktu ellerinde. Tek bir suçu vardı Halil’in, Müslüman olmak, İslam düşmanı laik sistemi sevmemek…

                Halil’inin beraatini beklerken korkunç, gaddar bir haberle yıkıldı Gülsüm ana. Zalim mahkeme yavrusunu ömür boyu hapse mahkûm etmişti. Bir sürü saçma sapan iddiayla… Bununla da yetinmemişlerdi. Yavrusunu binlerce kilometre uzaktaki bir hapishaneye sürmüşlerdi. Yavrusunu cezalandırmakla yetinmemişler, bütün yakınlarını da cezalandırmışlardı.

                Son dört yıldır Gülsüm ananın ömrü yollarda geçmişti. Yaz demeden, kış demeden; kara, yağmura, kavurucu sıcağa aldırmadan yollara düşüyordu Gülsüm ana. Halil’ini göremeden edemiyordu. Onun her zaman tebessüm eden yüzüne bakmadan, tatlı sesini işitmeden yaşayamazdı.

                Nice analarla tanışmıştı bu yollarda Gülsüm ana. Nice Halil’lerin öyküsünü dinlemişti. Bu rejimin zindanları Halil’lerle doluydu. Bu ülkenin yolları Gülsüm analarla…

                Sonunda yorgun düşmüştü Gülsüm ana… Evlat hasreti, çileli yıllar, bitip tükenmez yollar onu hasta yatağına düşürmüştü. Üç aydır yavrusunu göremiyordu. Onun kokusunu alamıyordu. En büyük arzusu yavrusunu son bir defa görmek, onu doyasıya öpmek, kokusunu içine çekmekti. Ondan sonra ölse de gam yemezdi.

                Kırk gündür bu loş, ürkütücü hastane odasındaydı. Ölüm anı gelip çatmıştı artık. Ama hala Halil’inden haber yoktu. Gözleri hep kapıya dikiliydi. Büyük bir özlemle oğlunun kapıdan içeri girişini bekliyordu. Halil’i kapıdan girecek; ‘’ Ana!’’ diye haykıracak. Koşarak ona sarılacak, oğlunun kolları arasında son nefesini verecekti. Başka türlüsünü düşünemiyordu Gülsüm ana… Düşünemiyordu…

                Ve üç gün sonra, bir gazete haberi:

                ‘’ Gülsüm Bakır, hapishanedeki oğlunu son bir defa göremeden hayata gözlerini yumdu. Devlet yetkilileri ömür boyu hapse mahkûm edilmiş Hizbullah tutuklusu Halil Bakır’a annesiyle buluşması için izin vermediler. Oysa daha önce buna benzer durumlarda sol ve laik düşünceli mahkûmlara izin verilmişti…’’