Gram altın Cumhuriyet Altını Gümüş ONS Yarım Altın

Öğle: İkindi:
4 °C
asd

ONLAR BİLMİYORLAR

  • SADULLAH AYDIN
  • 2015-01-05 07:08:01
  • 924 Görüntülenme
  •  

     

    Hüzün yılından sonra Resûllulah’ın iki büyük himayecisi, koruyucusu Ebu Talip ve sevgili eşi Hatice’tül Kübra’nın vefatından sonra Mekkeli müşriklerin baskıları, zulüm ve işkenceleri zirveye çıkmıştı. Peygamber Aleyhiselam ve dostları için dünya korkunç bir zindana dönmüştü. Her şey Müslümanların aleyhinde gibi görünüyordu. Davet çalışmaları durma noktasına gelmişti. Baskılara dayanamayan bir gurup Müslüman Peygamber’in izniyle Habeşistan’a hicret etmişti. Geride kalan zayıf Müslümanları, Kureyşlilerin alçakça işkencelerinden hiç kimse koruyamıyordu. Bilal’in, Habbab’ın, Abdullah İbni Mesut’un ve diğerlerinin acıklı feryatları, “ahed! ahed!” sesleri sabah akşam Mekke göğünü inletiyordu. Peygamber çaresizdi. Dua ve sabırdan başka elinden bir şey gelmiyordu.

    İşte böyle zor, çileli günlerin birinde Peygamber Aleyhisselam Taif’e gitmeye karar verdi. Taif, Mekke’ye yakın bir şehirdi. Halkı zengindi. Mamur bağları, bahçeleri, güzel evleri vardı. Belki şehrin ileri gelenlerinden bazıları iman eder, Müslümanlara rahat bir nefes aldırırlardı. Taif imana gelirse Müslümanlar için ikinci bir yurt olur, İslam’i davet çalışmaları oraya kaydırılırdı.

    Peygamber bin bir ümitle Taif’e doğru yola çıktı. O esnada Taif’i üç kardeş yönetiyordu. Peygamber doğruca onların yanına vardı. Onları İslam’a davet etti. Eğer Müslüman olur, kendisine yardımcı olurlarsa Allah’ın onları cennetle mükafatlandıracağını söyledi. Kuran’dan ayetler okudu. Cennetle müjdeleyici, cehennemle uyarıcı son peygamber olduğunu bildirdi. Saatlerce onları iknaya çalıştı.

    Ama zenginliğin ve yöneticiliğin kendilerini şımarttığı üç azgın kardeş Resûlluh’ı alaya aldılar. Gönül yaralayıcı küstahça laflar ettiler. Onu yalanladılar. Tehditler, hakaretler savurdular.

    Sapıklığı, imansızlığı meziyet sanan bu insanlar ne kötü, ne alçak kişilerdi Allah’ım! Sevgili Resûlün kalbini, o nazenin yüreğini dertle, gamla doldurdular.

    Resûllulah onlardan ümidini kesince bari bu ziyareti gizli tutmalarını rica etti. Kureyşli müşrikler bu ziyaretten haberdar olurlarsa daha da zorbalaşabilirlerdi.

    Taif’in azgın yöneticileri Resûllulah’ın gelişini her tarafta ilan ettiler. Bununla da yetinmediler. Şehrin bütün serserilerini, kadın ve çocukları yollara dizdiler. Aziz Peygamber serserilerin, kadın ve çocukların küfürleri, alayları, sataşmaları arasında şehirden çıktı. Bazı şarlatanlar işi Peygamber-î Ekrem-i taşlamaya kadar götürdü. Atılan taşlardan Peygamber’in ayakları kan içinde kaldı. Elbiseleri yırtıldı. Mübarek vücudu toza toprağa, kana bulaştı.

    Resûl-i Kibriya, Taiflilerin saldırısından o yakınlarda bulunan bir bağa sığınarak kurtuldu. Utbe ile Şeybe isminde iki Kureyşli kardeşin bağıydı bu. Utbe ile Şeybe İslam’ın ve Peygamber’in düşmanları oldukları halde duygulandılar. Resûllulah’ı o halde görünce kalpleri merhametle doldu. Köleleriyle ona bir tabak üzüm gönderdiler.

    Peygamber Aleyhisselam bir ağacın gölgesinde oturdu. Karşılaştığı muamele onu derinden sarsmıştı. Kendini çaresiz, horlanmış, zayıf hissediyordu. Yaralı kalbi acılarla dolu olarak ellerini göğe kaldırdı. Tek sığınağı rabbiydi. Rabbine şöyle yalvardı, yakardı:

    - Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin horlayıp dalına bindiği biçarelerin rabbi sensin, gazabına uğramayayım da çektiklerim ne olursa olsun yine katlanırım! Ancak senin af ve mağfiretin, merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. Allah’ım! Senin gazabına uğramaktan, ilahi rızadan uzak kalmaktan  sana, senin o karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınıyorum. Allah’ım, sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim!

    Başına gelen musibetler, çektiği acılar, aşağılanması, horlanması onu rabbine şükretmekten alıkoymuyordu. Yeter ki rabbi, sahibi ondan hoşnut olsun,  her şeye katlanmaya hazırdı.

    Şanı yüce Allah, sevgili kulunun münacatını yalvarışlarını cevapsız bırakmadı. Ona dağların işinden sorumlu meleği gönderdi. Dağların meleğini onun emrine verdi. Onu yalnız ve kimsesiz bırakmadı. Arkasında rabbi olduğunu, rabbinin her zaman onunla beraber olacağını bildirdi. 

    Dağların meleği Hazreti Peygambere:

    - Selam sana ey Muhammed! dedi. Allah beni sana gönderdi. Dilediğini söyle, hemen yerine getireyim! Emret, sana zulmeden şu müşrik kavimleri helak edeyim! Dağları onların başına yıkayım!..

    Merhamet ve şefkat peygamberi, ona onca zulmü, işkenceyi, hakareti reva gören azgın müşriklere acıdı. Onların yok olmalarına gönlü razı olmadı.

    -Hayır! diye konuştu. Hayır... Onlar bilmiyorlar, onlar cahildirler. Eğer bilselerdi böyle yapmazlardı. Belki hidayete gelirler. Belki soylarından salih insanlar çıkar...

    İnsanlıktan çıkmış o azgınların, o hak ve  adalet düşmanlarının  helak olmaları Resûllulah’ın iki dudağı arasından çıkacak  tek  bir kelimeye bağlıydı. Ama Resûlullah’ın dudaklarından merhamet yüklü kelimeler dökülüyordu. Onu kana bulayan, taş yağmuruna tutan düşmanlarının kurtuluşu için yalvarıyordu rabbine. Ve eğer sağ olsaydı, yaşasaydı bugün; ona terörist diyen batılı barbarlar, dünyevi çıkarları, petrol ve enerji kaynakları uğruna dünyayı cehenneme çeviren, Müslüman halkları köleleştirmeye çalışan, ülkelerini işgal eden sahte medeniyet ve özgürlük havarilerini kurtuluşa erdirmesi için rabbine yalvarış, yakarış dolu dualar ederdi...