Gram altın Cumhuriyet Altını Gümüş ONS Yarım Altın

Akşam: Yatsı:
4 °C

BU BAŞ ÖPÜLMEYİ HAKEDİYOR

  • SADULLAH AYDIN
  • 2016-07-26 14:37:08
  • 806 Görüntülenme
  •  

                    Bilal ve Ebu Zer Peygamber Aleyhisselamın iki aziz yareniydiler. İslam davası uğruna nice acılara katlanmış, nice zorluklar çekmiş, nice işkencelerle karşılaşmışlardı. Ashabın seçkinlerindendiler. Ama neticede onlar da insandılar ve insanoğlu hatadan masum değildir. Bir gün bir meseleden ötürü aralarında tartışma çıktı. Tartışma esnasında öfkeye kapılan Ebu Zer, Bilal’e:

     —Seni kara derili kadının oğlu! diye bağırdı. Allah düşmanlarına karşı omuz omuza mücadele ettikleri bir iman ve dava kardeşi tarafından derisinin rengi yüzünden aşağılanmak Bilal’e çok ağır geldi. Adeta yıkıldı. Bunun için mi bunca acıya ve çileye katlanmıştı? Din kardeşlerinin Mekkeli müşrikler gibi onu derisinin renginden veya ırkından dolayı aşağılamaları için mi? İslam ona hürriyet, onur ve şahsiyet vaat etmişti. Her türlü ırkçılığı, kafatasçılığı, kavmiyetçiliği, milliyetçiliği reddettiği; imtiyaz ve üstünlüğü sadece iman, akide ve ahlakta gördüğü için İslam’a lebbeyk demişti. Ebu Zer anlık bir öfkeyle ağzından kaçırdığı sözlerden ötürü çok pişmandı. Bu pişmanlığını hemen belirterek Bilal’den özür diledi. Bilal, gözlerini Ebu Zer’den kaçırarak Peygamber Mescidine yöneldi. Çok kırılmış, çok üzülmüştü…

    Peygamber Aleyhisselam Bilal’i dolu gözlerle karşısında görünce şefkatli bir sesle sordu:

    — Hayırdır ya Bilal? Seni bu kadar üzen şey ne olabilir acaba?

    Üzüntüsü titrek sesine de yansıyan Bilal:

    — Kardeşlerimden birini size şikâyet edeceğim ya Resulallah! dedi.

    -- Kimi?

    — Ebu Zer’i…

    Resul-i Ekrem Bilal’le beraber huzura giren ve mahcup bir edayla önüne bakan Ebu Zer’e döndü. Şaşırmıştı. Bu iki fedakâr dostunun arasında ne geçmişti ki biri öbürünü şikâyet ediyordu. İkisi de Peygamberin yanında azizdiler. Peygamber ikisine de çok değer veriyordu. Bilal, Peygamber Aleyhisselamın resmi müezziniydi. Mekke’nin yakıcı kumları arasında, göğsündeki kocaman kaya parçalarına aldırmadan ‘’Ehad! Ehad!’’ diye haykırışı hala Peygamberin gözlerinin önündeydi. Ebu Zer’in makamı ise söylenmeyecek yükseklikteydi. Resulullah onu o kadar seviyor ve değer veriyordu ki ona ‘’ İslam’ın oğlu’’ lakabını takmıştı. Resulullah tekrar Bilal’e bakarak şaşkın bir gülümsemeyle:

    — Neden Ebu Zer’den şikâyetçisin? diye sordu.

    — Ya Resulallah, Ebu Zer derimin renginden ötürü beni aşağıladı. Bana ‘’ Siyah derili kadının oğlu’’ dedi.

    Peygamber Aleyhisselamın gülümseyen yüzü sapsarı kesildi. Gözlerinden adeta şimşekler çaktı. Öfkeyle, gazapla Ebu Zer’e baktı. Peygamber Aleyhisselama aşk derecesinde bağlı olan ve Ondan da aynı şekilde sevgi ve ilgi gören Ebu Zer, Resulullah’ın tavrı karşısında dondu kaldı. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Peygamber Aleyhisselam üzüntü dolu, kızgın bir sesle:

    — Ebu Zer! dedi. Ebu Zer… Sen hala ruhunu cahili düşüncelerden, cahili kirlerden arındırmış değilsin! Ebu Zer Peygamber-i Ekremin huzurundan ayrılırken ayakta duramıyordu. Sarsılmış, yıkılmıştı. Kendine beddualar okuyor, keşke ölseydim de Resulullah’tan bu azarları işitmeseydim diye düşünüyordu. Farkına varmadan büyük bir hata işlemişti. Mü’min, muvahit bir kardeşini derisinin renginden ötürü aşağılamıştı. Oysa İslam’ın geliş nedenlerinden biri de bu tür cahili, şeytani düşünüş ve anlayışları yok etmekti. İslam; ırkçılığı, kavmiyetçiliği, milliyetçiliği küfürle eşdeğer görüyordu. Resulullah’ın dostlarının her biri başka bir ırktan, başka bir milletten, başka bir kavimdendiler. Bilal, Habeşistanlıydı.

    Zeyd, siyah derili bir köleydi. Selman, Fars’tı, ta İran’dan kalkıp gelmişti. Süheyb, Romalıydı… Onları birleştiren, aynı dava etrafında toplayan tek bir bağ vardı; Allah’a iman ve İslam’a bağlılık. Derilerinin renginin siyah olması, beyaz olması; Arap, Fars, Rum veya Afrikalı olmaları hiç önemli değildi. Bunlar değersiz bağlardı ve Allah’ın katında hiçbir kıymetleri yoktu. Ebu Zer ne yapıp etmeli, kendini Bilal’e affettirmeliydi. Hiç düşünmedi Ebu Zer… Gidip Bilal’ın kapısının eşiğine uzandı. Ebu Zer’i Bilal’in kapısının önünde sırtüstü uzanmış gören sahabeler şaşırdılar, kaygılandılar.

    — Ne yapıyorsun Ebu Zer? Dediler.

    Ebu Zer kararlı bir sele:

    — Vallahi! diye haykırdı. Kardeşim Bilal, başıma basmadıkça ben ayağa kalkmayacağım!

    Siyahî mü’min Bilal, kapıda göründü. Yüzü gülüyordu. Gelip Ebu Zer’in yanında diz çöktü. Başını tutup öptü.

    — Bu baş! diye konuştu. Basılmayı değil, öpülmeyi hak ediyor! Kalk ayağa kardeşim! Kalk da helalleşelim… Ebu Zer ayağa kalktı. Ağlayarak Bilal’e sarıldı. Bilal de ağladı. İki dost, iki kardeş, İslam davasının iki evladı birbirlerine sarılmışlar, mutluluk içinde ağlıyorlardı. Ashap da ağlıyordu. Böyle bir dinin mensubu oldukları için ne kadar da mutluydular!