Toplumun içinde uzun zamandır gözlemlediğim dikkat çekici bir manzara var. Bazı insanlar Müslüman değiller; inanmıyorlar, benimsemiyorlar, kabul etmiyorlar. Buna rağmen bunu açıkça ifade etmeye de cesaret edemiyorlar. Kalben ve zihnen İslam’a bağlı olmadıkları hâlde, toplum içindeki konumlarını, ilişkilerini ve menfaatlerini düşünerek “Ben Müslüman değilim” demekten kaçınıyorlar. Fakat iş İslam’ın açıkça haram saydığı bir meseleye gelince –faiz, zinâ, içki, kumar, tesettür, ibadet gibi konular– hemen itiraz bayrağını kaldırıyorlar. “Neden haram olsun?”, “Aslında Kur’an’da böyle bir şey yok.”, “Hadisler zaten tartışmalı.” gibi klişe söylemlere sarılıyorlar.
Bununla da kalmıyorlar; hacca gitmek için harcanan parayı dillerine doluyorlar: “O kadar parayı oraya harcayacağınıza fakirlere dağıtsanız daha iyi değil mi?” diyorlar. Oysa hac, Allah’ın emrettiği farz bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de, “Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97) buyrulmaktadır. Allah’ın farz kıldığını, kişinin kendi aklî yorumu ile iptal etmeye kalkması ilim değil, cesaret sınırını aşan bir cürettir.
Aynı şekilde oruç için de “Sağlığa zararlı; zararlı olan şey nasıl ibadet olabilir?” diyerek kestirip atıyorlar. Hâlbuki insanın sadece bedeni yoktur; ruhu, iradesi ve ahlâkî yönü vardır. Ramazan orucu, insanı hem nefsi arzularından arındırır hem de takvaya ulaştırır. Nitekim Yüce Allah, “Oruç size farz kılındı ki takvaya eresiniz.” (Bakara, 183) buyurarak bu ibadetin amacını açıkça bildirmiştir.
İslami ve fıkhî meseleler gündeme geldikçe bu kişiler, İslam’ı ve Kur’an’ı doğrudan hedef alan, temelsiz ve ideolojik yorumlar yapmayı alışkanlık hâline getiriyorlar. Sadece dinî hükümlere itiraz etmiyor, aynı zamanda sabitelerin dışına çıkarak “dinin kendisini” tartışmaya açmaya çalışıyorlar. Görünüşte sorgulayan bir zihin, gerçekte ise alaycı ve yıkıcı bir üslup…
Biz bu insanlarla ilmî ve metodolojik çerçevede konuşmaya çalıştığımızda asıl tablo netleşiyor. Delillerle izah ettiğimizde, ayetleri ve sahih hadisleri ortaya koyduğumuzda, aklî ve mantıkî açıklamalar yaptığımızda, tartışma ilerledikçe bunalıyorlar. Kendilerini köşeye sıkışmış hissediyor, bunun üzerine sertleşiyor ve konuyu siyasete çekmeye başlıyorlar. Artık mesele iman değil; ideolojik kamplaşma hâline geliyor. Konu saptırılıyor, hakikat tartışılmıyor; tartışmanın zemini değiştirilerek kaçış yolu aranıyor.
Öyle noktalar oluyor ki kimi insanlar sonunda dayanamayıp “Ben Müslüman değilim.” itirafında bulunuyorlar. Sen de doğal olarak sorunca, “Evet, Müslüman değilim.” demekten çekinmiyorlar. Fakat toplumda bir de şu kesim var: İnançsız olduklarını bilmelerine rağmen bunu söylemeye cesaret edemiyorlar. Tercihleriyle Müslüman değiller; fakat Müslüman görünmeyi toplumsal güvenlik alanı olarak görüyorlar. Buna karşın dinî meseleler üzerinden yorum yaparak, alaycı bir tavırla, lakayt ve kışkırtıcı bir dille İslam’ın temel değerlerini aşındırmaya çalışıyorlar. Bu tavır çoğu zaman fitneye dönüşüyor ve saf zihinleri bulandırmayı hedefliyor.
Oysa Kur’an-ı Kerim, kalbi başka, dili başka olan bu tavra açıkça dikkat çeker:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, inanmadıkları hâlde ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler.” (Bakara, 8).
Peygamber Efendimiz de münafıklığın alametlerinden bahsederken, “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünden döner, kendisine emanet edilene hıyanet eder.” (Buhârî, Müslim) buyurmuştur.
Burada asıl mesele şudur: Kişi gerçekten iman etmeyebilir, inanç özgürlüğü vardır. Fakat hem Müslüman görünmek hem de İslam’a ve Müslümanlara zarar vermek üzere dinî değerleri yıpratmaya çalışmak ayrı bir kötülüktür. İnsanın kendi tercihini dürüstçe söylemesi ile, toplumu yanıltarak içerden yıkıcı bir dil kullanması arasında büyük bir fark vardır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; nezaketle, ilimle ve metotla konuşmak, ama bunun yanında hakikati savunurken kararlı durmaktır. Herkes için geçerli olan ölçü bellidir: “De ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29). Fakat kim ne derse desin, İslam’ın hükümleri kişisel hoşlanma veya hoşlanmama üzerinden belirlenmez. Din, heveslerin değil, vahyin belirleyicisidir.
Sonuç olarak; toplumda Müslüman olmayıp Müslüman görünmeyi tercih eden, buna rağmen İslam’a ve Kur’an’a dil uzatmayı alışkanlık hâline getiren bir kesim var. Bu tavır hem kendi kalplerini karartmakta hem de gençlerin zihninde şüphe tohumları ekmektedir. Görevimiz, tartışma adına kavga etmek değil; ilimle, üslupla ve sabırla hakikati anlatmaktır. Çünkü biliyoruz ki, “Hak geldi, batıl yok olup gitti. Batıl zaten yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81). SEDAT ÖZTOPRAK