Ülke Fon krizi ile çalkalanıyor. Çalınan paraların büyüklüğü, birçok ülkenin gayri safi milli hasılasından bile daha fazladır. İşin uzmanı kişiler 800 milyar lira ile 1 katrilyon lira arasında olduğunu ifade etmektedirler. Bu paraları iç edenlerin, daha önce bakanlık yapmış veya bürokrasinin en ön saflarında yer almış kişiler, eşleri, çocukları veya yakınları olarak karşımıza çıkmaları doğusu şaşırtıcı gelmedi.

Kanunlarla ihdas edilmiş kurumların her şeyi denetlediği ülkemizde, böyle büyük vurgunların görülmemesi, işin başka bir boyuta evirildiğini göstermektedir. Bu dijital ortamda; bir babanın üniversitedeki oğluna IBAN üzerinden gönderdiği harçlığın, hesabını sorabilen Maliye Bakanlığının bu ‘devasa hırsızlığı’ görmemesinin cidden sorgulanması gerekir. Hele BDDK, SPK gibi kurumların ‘kış uykusu’ modunda çalışmalarını sürdürmeleri daha da büyük bir gariplik arz etmektedir.

Artık ‘tuzun koktuğu’ bir sürecin içerisindeyiz. Çürüme öyle bir boyuta varmış ki, hukukun üstünlüğü değil, kişilerin hukukunun geçerli olduğu bir gerçeklik karşımızdadır. Her ne yaparsa yapsın, yanına kâr kaldığı, bu fırsatı kaçırmak istemeyen kimi ‘dokunulamaz’ kişilerin, daha da büyük vurgun yapmayı kendisine hak olarak gördüğü bu son süreçte, aslında çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun boyutunu da gözler önüne sermektedir.

‘Hırsızlık yapan, kızım Fatıma da olsa ellerini keserim’ diyen bir peygamberin; sosyal adalet noktasındaki yaklaşımına karşılık, hırsızlığın bin bir çeşidini yapan yeni türedilerin pişkinliği, ukelalığı ve bu işin yanlarına kâr kalacağı rahatlığı kokuşmuşluğun ve iğrençliğin bu şahıslarda ulaştığı boyutu gösteriyor. Hırsın, açgözlülüğün ve başkasının hakkını yemenin bu insanları savurduğu şahsiyetsizlik girdabında; aleni haram yeme, başkasının malını pervasızca çalma, toplumun bütün değer yargılarını ayakları altına alma iğrençliği, kendi maddi çıkarlarını her şeyin ve herkesin üstünde tuttukları rezil yaklaşımları görmekteyiz.

Eline imkân geçenlerin; haramı, haksızlığı kendilerine mubah görmeleri ve ellerine geçirdikleri her şeyi zimmetlerine geçirme rahatlığı, ülkede ciddi bir denetim ve kontrol eksikliğini de beraberinde getirmiştir. Bu denetimsizlik veya alanın boş bırakıldığı izlenimi, ülke ve millet düşmanlarının iştahlarını kabartmış, suistimaller, ihmaller, göz yummalar, ortak hareket etmeler beraberinde devasa hırsızlıkları getirmiştir.

‘Kanun bana işlemez’ rahatlığı, ülkenin ve milletin bütün imkânlarının potansiyel kullanım hakkının kendilerinin doğal hakkı olduğu saplantısına koymuştur. Sanki bütün fonlar onlar için kurulmuş, bütün bankalar onlara kredi sağlamak zorundadır. Hatta kendi bankalarını ve fonlarını kurup, bütün insanların emeklerini son damlasına kadar hortumlamayı hak olarak değerlendirmektedirler. Hortumladıklarını ülkede bırakmayıp dışarıya kaçırmalarını ise hırsızlığın ötesinde ‘milli güvenlik sorunu’ olarak ayrıca değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir.

Bu çürümüşlüğü ve kokuşmuşluğu ortadan kaldıracak, bu hırsızlığa ve arsızlığa son verecek, güçlü olanın kanunları ayakları altına alma onursuzluğuna çare bulacak, güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. Hukukun üstünlüğü ve kuralların nizami işlediği bir ülke bizim en çok arzuladığımız şeydir. Bu ülke hepimizin ve asla zarar görmesini istemiyoruz. Onurlu, saygın ve itibarlı bir ülke, hukukun üstünlüğü ve kuralların adaletle işletildiği ölçüde ayakta kalabilir.