Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrıyla başlayan, devletin bir şekilde sahiplendiği ve PKK’nın dört elle sarıldığı bu yeni süreç, Kürt mahallesinde derin bir tartışmaya ve muhtemel bir siyasal kırılmaya zemin hazırlayan büyük bir tartışmayı beraberinde getirdi.

Bu süreçteki ilk itirazlar, eski Kürt yapılanmalarının temsilcileri veya sözcüleri tarafından dile getirilmektedir. Bu çevreler PKK’yı, "entegrasyon" adı altında Kürt halkını ayrı bir devlet kurma fikrinden vazgeçirmeye çalışmakla suçlamaktadır. PKK’ya muhalif olan bu kesimler, devlet kurma idealinden asla vazgeçilmemesi gerektiğini savunmakta; hatta bu uğurda israilden dahi istifade edilmesi fikrini öne sürmektedirler. Aslında israil de "Kürt kartını" oynamak istemekle birlikte, mevcut konjonktürde bu seçenek ön planda değil.

Öte yandan, yöneltilen bu eleştirilere karşı PKK kanadından verilen yanıtlar da oldukça dikkat çekicidir. İlk olarak, ortada herkesin önünde kurulmayı bekleyen hazır bir devletin bulunmadığı gerçeği vurgulanmaktadır. Yani örgüt, geldiği nokta itibarıyla mevcut şartlarda ayrı bir devlet kurma fikrinin imkânsızlığını idrak etmiş durumdadır. Çünkü Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın hiçbirinde Kürtler, dışarıdan destek alsalar dahi kendi devletlerini kurabilecek kapasiteye, güce ve birlikteliğe sahip değildir.

İkinci husus ise bölgedeki devletlerin konumudur. Hiçbiri Kürtlere "Alın, işte size devlet" diyecek bir pozisyonda değildirler. Ne Türkiye kendi topraklarının bölünerek bir Kürdistan kurulmasını kabul eder ne de İran, Suriye ve Irak...

Böyle kritik bir aşamada ABD, diğer Batılı ülkeler ve emperyalist güçler, her zamanki gibi son hamlelerini güçlü olandan yana yapmakta ve Kürtleri yalnız bırakmaktadır. Dolayısıyla PKK, tıpkı Celal Talabani’nin geçmişte vardığı nokta gibi, ayrı bir devlet fikrinden vazgeçilmesi gerektiği realitesini kabul etmiş görünmektedir.

Tüm bunlarla birlikte, uzun yıllar süren mücadelenin yarattığı derin bir yorulma hali de söz konusudur. Türkiye Cumhuriyeti, artık PKK ile eski yöntemlerle mücadele etmemektedir. Geçmişte arazinin coğrafi şartları nedeniyle başa baş yürütülen bir savaş vardı; hatta 1990’lı yıllarda PKK’nın saldırılarının oldukça yoğunlaştığı biliniyordu. Ancak devlet bu süreçte askeri teknolojide devasa bir sıçrama kaydetti ve örgüt, bu teknolojik üstünlükle baş edemeyeceğini anladı. Bu nedenle meseleyi siyasi bir zemine çekmeye çalışmaktadır. Çünkü çatışma ortamı devam etse, MİT’in operasyonlarıyla üst düzey yöneticileri her gün hedef alınacak ve örgüt kısa sürede marjinalleşerek saf dışı kalacak. Mücadelenin siyasi bir kisveye büründürülmesi, örgüt için hayati bir nefes alma ve yeni bir ivme kazanma çabasıdır.

Tüm bu yaşananlar ışığında ortada duran en acı ve en yalın gerçek şudur: Kürt halkı, bazı temel haklarını elde edebilmek umuduyla kendisine yabancı, ideolojik olarak sosyalist, komünist, laik ve seküler bir yapı olan PKK’ya yönelmiş ve ona önemli ölçüde destek vermiştir. Bu desteğin faturası ise son derece ağır olmuştur. Çatışmalarda yaklaşık seksen bin insanın yaşamını yitirdiği, bunların on beş-on altı bininin ise örgüt içi infazlardan kaynaklandığı ifade edilmektedir.

Sonuç olarak, dönüp geriye bakıldığında verilen bu devasa bedelin ardından halk haklı olarak sormaktadır: "Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik; bir de baktık ki bir arpa boyu ilerlememişiz. O halde bu kadar can, bu seksen bin ölü neyin nesi?"