Akşam: Yatsı:
4 °C
asd

İHLÂSLI OL Kİ ALLAH’IN YARDIMI GELSİN

  • M. ŞERiF DURMAZ
  • 2016-03-31 14:02:07
  • 1173 Görüntülenme
  •  

    Sonsuz güç ve kudret sahibi Allah-u Teâlâ tarafından insanlar için beğenilen yegâne din, aziz İslam dinidir. İslam dini, iyiliği emreder ve kötülüğü de yasaklar. Kim ki, Allah-u Teâlâ’nın emirlerini istenilen biçimde ve eksiksiz bir şekilde yerine getirirse, işte o kurtuluşa erenlerden olacaktır ve Allah-u Teâlâ o kişiyi kesintisiz nimetler ile mükâfatlandıracaktır. Allah-u Teâlâ’nın ona verdiği mükâfatlardan dolayı o Rabbinden memnun, dünyada İslami bir hayat yaşadığı için Rabbi de ondan razı ve hoşnut olacaktır.

    İslami kaide ve kurallara eksiksiz uyan kişi, Müslüman’ca bir yaşam şeklini hayatında tatbik ettiğinde; karanlığın askerleri tarafından saldırıya uğrayacak, rahatsız edilecek, hor görülecek, iftiralara uğrayacak, çeşitli karalama ve yaftalamalar ile karşı karşıya kalacaktır. Asıl mücadele/imtihan bu merhaleden sonra başlayacaktır. İşte o zaman iyilerin ve kötülerin, iman ehlinin ve küfür ehlinin, karanlığın askerlerinin ve aydınlığın neferlerinin tezahür edeceği bir zaman olacaktır. Mücadelede sıkıntı, zorluk, darlık, açlık, yoksulluk, zindan ve muhacerat aşamalarında başarıyı yakalayanlar; iyiler, doğrular, sıddıklar ve şehitler yani kurtuluşa ermişler ile beraber olacaklardır. O mutlu ve huzur dolu zaman diliminde, yerine getirmeleri gereken herhangi bir  kaygı ve endişeleri de olmayacaktır.

    Ve kim ki, şanı pek yüce olan Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmeyip fısk-u fücur içerisinde olursa, hayatını İslam dışı uygulamalarda ve beşeri ideolojiler için çalışarak geçirirse sonu hüsrana uğrayan bedbahtlardan olacaktır. Allah-u Teâlâ onu acısı bitmeyen bir azap ile cezalandıracak; cezası geçici bir ceza olmayıp bitmeyen, tükenmeyen, sonu olmayan bir ceza olacaktır. Ebedi yurt olan gerçek hayatta, geçici zevk ve renkler ile bezenmiş dünya hayatında yaptıklarına, işlediklerine, konuştuklarına yanacak; “Keşke bir hiç olsaydım da bunlar ile karşılaşmasaydım” diyecektir. Söyleyecekleri, düşünecekleri ve temenni edecekleri hiçbir faydasına olmayacak, çekmesi gereken cezaları/azapları görmeye devam edecektir.

    “Adil bir hükmedici olan Allah-u Teâlâ’nın bizler için seçip beğendiği yüce İslam dininin ilahi hükümlerinin gereksinimlerini yeteri kadar yerine getiriyor muyuz?” şeklinde bir soru ile karşılaşırsak cevabımız ne olur acaba, hiç düşündük mü? İmtihan vesile ile yaratıldığımız ve içinde bulunduğumuz hayatın geçici olduğunu, asıl hayatın ebedi olan ahiret yurdu olduğunu bilmemize rağmen ahiret yurdu için gerekli hazırlıkları yapmış mıyız, yapıyor muyuz? “Hayat imtihanı”nda başarılı olmak için gerekli emek ve gayreti sarf ediyor muyuz?

    “Evet” diyen bir Müslüman isek, muhakkak ki yerine getirmemiz gereken görev ve sorumluluklarımız vardır. Bilmemiz gerekir ki, bizlerin sıradan insanların yaşadıkları şekilde yaşaması, konuşması, giyinmesi, yazması gibi bir lüksü yok! Biz İslam’a hizmeti dava edinmiş hür iradeli Müslümanların yaşayışı, giyinişi, hal ve hareketleri “İslam dairesi” içerisinde olmalıdır. İslam dairesi bizlere kâfi gelmelidir. Bizlerin bu daire dışına çıkmaması, daire dışındakileri de İslam’a davet etmesi gerekmektedir.

    Bizler, emri bil-mâruf nehyî anîl-münker (iyiliği emretme kötülükten sakındırma) prensibini en iyi ve eksiksiz bir şekilde uygulamak zorunda olduğumuzu hiçbir zaman unutmamalıyız. Çünkü Allah-u Teâlâ, sevgili Peygamberimizin ümmeti olarak iyiliği emreden, kötülükten de sakındıran biz Müslümanlar için şu ayet-i kerimeyi buyurmuştur; “Siz, insanlar için(den) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a iman edersiniz.” (3/110)

     

    Allah-u Teâlâ’nın Al-i İmran süresi 110. ayet-i kerimesinde haber verdiği “hayırlı” kişilerden olmak için, sadece sevgili Peygamberimizin ümmeti olmak yeterli değildir. Sevgili Peygamberimizin ümmeti olmak için yolundan gitmek gerekmektedir. Yolundan gitmek için, Kuran-ı Kerim’i ve sünnet-i seniyeyi baş tacı etmek lazımdır. Sahabelerin yaptıkları, konuştukları, yaşadıkları gibi yaşamak lazımdır. Mekke’de kimsesiz bir mustazaf olan Abdullah bin Mesut gibi işkence ve boykotlara maruz kalınmasına rağmen hakkı en yüksek tepeden müşriklerin, mürtetlerin, tağutların, zalim ve zorbaların yüzlerine haykırmak gerekmektedir.