Bugünlerde İran’da “Uluslararası İslam Birliği Konferansı” adıyla önemli bir çalışmaya imza atılıyor. 40. kez düzenlenen bu konferansa bu sene 40 ülkeden 600 konuk katılıyor. İslam ülkeleri arasında yapılan bu ve benzeri çalışmalar önemlidir ve Müslümanlar tarafından önemsenmesi gerekir.

İslam ümmetinin birlikte hareket edememe, sorunlarını dış ülkelere havale etme, mezhebi ve meşrebi ayrılıklar gibi sorunlarının olduğu bir dönemde, İslam Birliği adıyla yapılan konferansın ümmetin geleceği adına ümit verici olduğunu belirtmekte fayda var.

Uzun yıllardır İslam ümmetinin birlik ve vahdetinin tam anlamıyla nasıl oluşabileceği konusunu konuşuyoruz. Bu konuda sanırım her kesimin dile getirmiş olduğu görüşler ve öneriler söz konusu. Âlimlerin, yöneticilerin, toplumda söz sahibi olanların, İslam’ı ölçü alan siyasetçilerin bugüne kadar söylediği binlerce söz ve öneri var.

Ancak söylenenlerin, dile getirilen önerilerin uygulanmadığını veya çok az bir kısmının uygulandığını görebiliyoruz. Bizleri düşündürten, bizleri ümmet olarak yerimizde saydıran durum işte tam da budur. Neden peki? İslam ümmetinin en büyük ihtiyacı olan birlikte hareket etme hususu neden oluşmuyor? Neden İslam ümmeti gerçek anlamda vahdeti sağlayamıyor?

Müslümanlar neden hâlâ kendi aralarında yaşadıkları sorunları dış güçlere havale ediyorlar ya da etmek zorunda kalıyorlar? Küresel emperyal güçlerin Müslümanların dostu olduklarını mı düşünüyoruz? İslam ümmetinin sorunlarının gerçek anlamda çözümü için sorumluluk üstleneceklerini mi düşünüyoruz?

Hayır. Emperyalist güçler, İslam ümmetinin birliğini ve vahdetini istemezler. Neden istesinler ki? Bu gerçekler söz konusu iken Müslüman yöneticilerin kendi dindaşlarını bırakıp global statükocuların yanında yer almalarını, onlarla birlikte hareket etmelerini anlamak zor olsa gerek.

Denilebilir ki şu anda dünyanın küresel sistemi emperyalist güçlerin elindedir. Güç ve yetki onlarda olunca İslam ülkeleri de mecburen onların gölgesi altında hareket etmek zorunda kalıyor. Bu hususun da gerçeklik payının olduğunu düşünüyorum. Şu anda dünyanın siyasi, askeri ve iktisadi sistemi emperyalistlerin elindedir. Bu güçler istediklerini yapıyor, yapılmasını istemedikleri hususlara da izin vermiyorlar.

Peki, bu düzen böyle mi devam edecek? İslam dünyası elindeki siyasi ve iktisadi gücün farkına ne zaman varacak? Biliyoruz ki İslam coğrafyası, yer altı ve yer üstü zenginlikleri bakımından dünyanın en zengin topraklarına ve kaynaklarına sahiptir.

Sorun ne peki? Tam da bu noktaya kafa yorulması gerekir. İslam dünyası siyasi, iktisadi, hatta askeri anlamda güçlü kaynaklara sahipse, o hâlde neden sürekli emperyalist güçlerin hegemonyası altında kalıyor?

Gelinen süreçte İslam dünyası, 7 Ekim Aksa Tufanı’nı bir milat olarak görerek kendi aralarındaki anlaşma ve diyalogları artırmalıdır. Bu doğrultuda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yapılan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” önemlidir. Aynı zamanda bugünlerde İran’ın ev sahipliğinde yapılan 40. Uluslararası İslam Birliği Konferansı da önemlidir.

İslam dünyası arasındaki benzeri birliktelikler artırılmalıdır. Bu birliktelikler kalıcı diyaloglara ve büyük anlaşmalara dönüşmelidir. Müslüman ülkeler arasındaki ticari faaliyetlerin istenilen seviyede olmadığı bilinen bir gerçektir. Sadece ticari faaliyetler değil; siyasi ittifaklar, savunma alanındaki iş birlikleri ve özellikle askeri anlamdaki ortaklıklar da artırılmalıdır.

İslam Birliği Konferansı’nda konuşan Pezeşkiyan’ın dediği gibi: “Bir İslam ülkesinin güvenliğinin tehdit edilmesi, diğer İslam ülkeleri tarafından kabul edilmemelidir.” El hak doğrudur. İslam ülkeleri birbirlerinin güvenliğinden de sorumlu olmalıdırlar. Ancak bunu artık sözden öte somut adımlara dönüştürmek gerekir. Siyasi, askeri, ekonomik, diplomatik ve savunma alanlarında atılacak ortak adımlar, ümmetin sorunlarını kendi iradesiyle çözebilmesinin önünü açacaktır inşallah.