Dünyada insanlık onurunun kötü insanlar tarafından saldırılara maruz kalmadığı ve dahi çiğnenmediği bir yer kaldı mı?

Daha kötü olanı da, çoğu kötülüklerin en örgütlü ve en güçlü yapı olan devletlerin eliyle ve dahi himayesiyle yapılıyor olması değil mi? Hepsinden de kötü olanı ise, toplumun da kötülüğe gereken tepkiyi vermemesidir. Şimdi de gelelim Türkiye’nin bu örgütlü kötülüğün neresinde olduğuna…

Siz de dayanamayıp soruyorsunuz; İktidarının ve muhalefetinin kutsal değerleri istismarda ve ehliyetsizlikte ve liyakatsizlikte yarıştığı ve dahi rüşvet, yolsuzluk ve soygun gibi yöntemlerle milletin malına çökmede neredeyse %100 benzeştiği bir ülke nerede olabilir ki?

Gözlemleyebildiğim kadarıyla millette gittikçe kesinleşen şöyle bir kararlılık var: Artık hangi inançtan, ideoloji, milliyet, parti, mezhep ve meşrepten olursa olsunlar, dillerinden dökülen cümle aynıdır: Ya hesap sorar ve hesap verirler, ya da tarihin mezarlığına HIRSIZ diye gömülürler! Anlayacağınız, millet bu kez öfkesini, ahını ve bedduasını kınından çekmiş ve bekliyor.

İktidar ve muhalefetin bu kez de hakkıyla ve layıkıyla bir hesap sorup hesap vermek yerine, hırsızlarından üç beş tanesini yine mehter, ilahiler, İzmir Marşları ve Ölürüm Türkiye’m türküleri eşliğinde kurban etmekle yetinip, yollarına öylece devam etmeleri halinde, millet de yine aldanır mı, yoksa haklarından mı gelir, yaşayanlarımız görecektir.

Ve Kanayan Diğer Yaralarımıza Dair…

Kıbrıs’tan Azerbaycan’a, Kazakistan’a, Kırgızistan’a, Özbekistan’a, Türkmenistan’a ve Türkiye’ye kadar bütün Türk devletlerini zor bir dönem bekliyor. Bu ülkelerin jeopolitik ve jeostratejik önemi kadar Batılıların vahşi iştahını kabartan yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip olmaları, her türlü muhtemel iç ve dış saldırının gerekçesi olmaya yetiyor. Ki Batılılar, ister Türk devletleri olsun, ister başka bir devlet, her birinin adil olmayan rejimi, iktidarının gayrimeşru ve dolayısıyla gayri adil icraatları ve hatta benzer zaafları olan muhalefeti, yetmedi ekonomisi, içerideki etnik ve dini dokusu ve zenginliği üzerinden onu istikrarsızlaştırmakta mahirdirler. Bir ülkedeki iç sorunlar eğer onu istikrarsızlaştırmaya yetmiyorsa, bu defa ellerinin altında tuttukları diğer sorunları da eklemekten geri durmazlar. Hele hele bir de o ülkenin yöneticileri ve yönetime talip olanları güce, makama ve mala taparcasına tamah edenlerden oluşuyorsa… İstikrarsızlıkta karar kılmışlar demektir.

Dolayısıyla Azerbaycan’daki başörtüsü yasağı, her geçen gün dozu arttırılacak olan bu istikrarsızlaştırma sürecinin başlangıcıdır. Diğer Türk devletlerinde de toplumsal güveni, barışı ve istikrarı hükümetleri üzerinden ve onların eliyle bozulduğunu ve baskıların giderek arttığını görmek sürpriz olmayacaktır.

Gerek Türk devletleri içerisinde ve gerekse bölgede en geniş manevra yapabilen ülke şüphesiz ki Türkiye’mizdir. Ancak Türkiye’nin de eski darbeci – baskıcı rejiminden tutun, alarm zilleri çalan ekonomisine, Kıbrıs’tan yakın ve uzak komşularına ve bütün bunlardan da önemlisi âlimiyle, aydını, diyaneti, akademisi, eğitimi ve dahi iktidarı ve muhalefetiyle hakkı gözetme yükümlülüklerinin zulmetme ve zulmedenlere rıza gösterme eylemlerinin çok gerisinde seyrediyor olması nedeniyle ahlaken yozlaşmış olmasına kadar başına musallat olan ve başına musallat yapılabilecek o kadar sorunu var ki

Bunlara bir de Soykırım – Epstein Koalisyonunun Türkiye’den bekledikleri insanlık suçlarını bir yükümlülük olarak dayattıklarını eklediğimizde, sorunların toplamını hesaplayın…

Sorumluluk makamında olanlar bari bundan böyle içeride adaleti ve dışarıda barışı mı esas alacaklar, yoksa içeride mevcut politikalarında ısrarla, uluslararası ilişkilerinde de, örneğin, Gazze’den Yemen’e kadar Soykırım – Epstein Koalisyonunun direktifleri doğrultusunda mı yol alacaklar, tetikte olmalıyız…