ABD, bulunduğu büyük coğrafyada yer yer farklı özellikler gösterse de daha çok “Vahşi batı” olarak tanındı.

Fırsatçıların, kanun kaçaklarının, maceraperestlerin akın ettiği bir yerdi.

Büyük soykırımlar ve iç savaşlardan sonra biraz durulur gibi oldu; ama aslında bu görüntüden ibaretti.

Organize suç örgütleri, kaçakçılar, silah tüccarları dönemi başladı 20. Yüzyılda.

Kapitalizmin en vahşi şekli uygulama alanı buldu. Avrupa’nın aksine sosyal politikaların neredeyse hiç olmadığı, ilaç şirketlerinin insanları kobay olarak kullandığı, eğlence sektörünün alabildiğine geliştiği bir ülke…

Fırsatlar ülkesi, özgürlükler ülkesi, en güçlü ülke, en fazla paranın döndüğü ülke; ama 15 milyon evsizin bulunduğu çelişkiler ülkesi…

Çok güçlü yargıçların olduğu, jüri sistemlerinin işlediği gösterişli bir hukuk sisteminin olduğu gösterildi filmlerle; ama tam o sıralarda kalan az miktarda Kızılderililerin, hastanelere basit nedenlerle giden kadınları, resmi onaylı talimatlarla kısırlaştırılarak kökleri kurutuldu.

Hukuktan söz ediyor, dünyada demokrasi karşıtı totaliter rejimlerde yaşamak zorunda kalan insanlara özgürlüğün ne büyük nimet olduğunu anlatıyorlardı; ama tam da o sıralarda siyahi insanlar otobüslerin arka tarafında yolculuk yapmak zorunda kalıyor, her okulda eğitim göremiyor, temel insani haklardan faydalanamıyordu.

Vahşi batının kuralları şekil değiştirerek siyahilere karşı uygulanıyordu ve hatta bunun için “ev zencisi” çok sayıda kişi istihdam ediliyordu.

Suç oranı çok yüksekti ve organize suç örgütleri genellikle Avrupa kökenlilerin kontrolündeydi; ama her nedense hapishanelerde siyahiler ve Latinler her zaman çoğunluktaydı.

Seslerini yükseltenler, tepki gösterenler, haklarını arayanlar eğer bir de ten rengi beyaz değilse büyük bedeller ödemek zorundaydı.

Malcolm X, yaşadığı dönemde bu durumu çok net kelimelerle ifade etmişti:

"Benim yolumdan yürümek ve hareketime katılmak isteyenler, gerçek anlamda özgürlüğe kavuşmadan önce hapishaneye, hastahaneye ve kabristana gitmeyi göze almak zorundadır."

Göze alanlar bu bedelleri ödediler ve halen de ödemeye devam ediyorlar.

Bir de hiçbir şeyden haberleri olmadan sadece ten renklerinden dolayı “Vahşi Batı”nın gadrine uğrayanlar vardır.

Rodney King, 1992’de gözaltına alındıktan sonra dört beyaz polis tarafından dövüldü ve olay kamerayla kayıt altına alındı.

Polisler yargılandı; ama suçlu olduklarına dair tüm açık delillere rağmen serbest bırakıldılar.

İnsanlar bu kez yaşananları kabullenmedi ve isyan etti.

Polis, şiddetin dozunu artırdı ve günlerce süren olaylarda 50’den fazla kişi öldü, 2 bin kişi yaralandı.

Amerikan siyaseti, yargısı ve medyası özeleştiride bulundu ve birçok kimse artık buna benzer olaylar daha az yaşanır diye düşündü.

Ama hiç de öyle olmadı.

Trayvon Martin, Jayland Walker ve George Floyd ve benzer onlarca örnek.

Göstermelik yargılamalar, tümüyle beyazlardan oluşan jüriler ve serbest kalan suçlular…

Vahşi batıda bazı kurallar değişmiş, bazıları esnetilmiş gibi görünüyor; ama sonuçta sistem işliyor.

Olayların sonunda hem yerel idareciler hem de merkezi yönetim her zaman hukukun öneminden söz etti, suçluların yargıdan kaçamayacağını iddia etti.

Ama şimdilerde bu durum bile değişti.

Irkçı politikaları yürürlüğe koyan Trump yönetimi polisin şiddetini ve cinayetlerini yerinde buluyor.

Vatandaşlık hakkı da almış olsa siyahilerin, Latinlerin ve Asyalıların sınır dışı edilmesi gerektiğini söylüyor Trump.

Eskiden Ortadoğu ve Afrika’nın zenginliklerine çökmek için işgal ettiklerinde “özgürlük ve demokrasi” getirdiklerini iddia ediyorlardı; ama bu bile değişti.

Trump artık açıkça Venezuela petrolünü alacaklarını söyleyebiliyor.

Evet, “Vahşi Batı”nın 21. Yüzyıl versiyonu ile karşı karşıyayız.