Üstadın, Hacc ibadetini “din-i İslam'ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde” şeklinde nitelediğini söylemiştik. Aslında buna Peygamber Efendimiz (sav)’in Veda Haccında ashabına verdiği hutbeden de ulaşılabilir.

Sonrasında Emevilerin ihtiraslarla karışık çalkantılı döneminde çok net olmasa da Abbasî döneminde Hac mevsimi, farklı coğrafyalardan gelen alimlerin birbirlerinden istifade ettiği, tüccarların pazar bilgisi edindiği, yöneticilerin dolaylı müzakereler yürüttüğü ehli kıbleye has bir forum gibiydi. Sömürgeciliğin İslam coğrafyasını parçalaması, bunu tahrip ettikten sonra yerine geçecek kurumsal bir yapı hiçbir zaman kurulamadı.

Haziran 1926'da Mekke'de toplanan kongrede Mü'temerü'l-âlemi'l-İslâmî adında bir teşkilat kuruldu ve her hac sezonunda toplantı düzenlenmesi kararı alındı. Mısır, Libya, Tunus, Fas, Hindistan, Endonezya, Yemen, Hicaz, Filistin, Irak ve daha pek çok ülkeden gelen temsilciler İslam dünyasının birliği ve hilafet meselesini müzakere etti. Ama kurulan yeni dünyada, Müslüman ülke yönetimlerinin artık irabta mahalli yoktu. O yüzden bu girişim çabuk söndü.

57 üyesiyle BM’den sonra en fazla sayıda devleti aynı çatı altında buluşturan İslam İş birliği Teşkilatının ise hali ortada.

79’daki İslam İnkılabıyla birlikte İran, haccı; Müslümanların emperyalizm ve siyonizme karşı bir araya gelmesi ve güçlerini birleştirmesi gereken devrimci bir zemin biçiminde tanımladı. Hacca giden İranlılar, özellikle şeytan taşlarken ve diğer yerlerde seslerini yükselttiler, bunun da “şiiler” blokajıyla engellenmesi çok uzun sürmedi.

Evvela kendi içlerinde kalpleri paramparça olduğu halde, karşılarına kimsenin çıkmaması yüzünden dünyaya musallat gibi gözüken uğursuz güçler karşısında, İslam Birliği mefkuresini romantik bir ütopya gören; öğrenilmiş, kanıksanmış, tedavül ve tevarüsü devam eden bir donuk karamsarlığa karşı Haccın zihinlerde yeniden kodlanması gerekiyor.

Fakat mevcut üç temel handikap, bunun imkânsızlığını besliyor. Biraz onları irdeleyelim.

Birincisi egemenlik fetişizmi. Osmanlı'nın çözülmesiyle İslam aleminin parçaları arasında, ulusçuluk fikriyle çizilen sınırlar hem yapay hem de son derece kıskançlıkla korunan bir egemenlik anlayışını beraberinde getirmiştir.

Her birine kendi “milli misak” hudutları içinde hamasetle mırıldanacakları “benim güzel vatanım” mottoları, kafeslerinin sağlam kilitleri olarak teslim edilmiştir. Haliyle ultra konforlu memleket hisleriyle formatlanan “vatandaşlar” ve “yurttaşlar” için artık bir diğer İslam ülkesi diye bahsedilen olgu, vatanın dışı olmuştur.

Bu düzenekle beraber batılı “çağdaş” müttefiklerle(!) değil de komşu Müslüman ülkelerle her ortak adım, ulusal egemenliğin çiğnenmesi olarak algılanacaktır. Hâlbuki Hac, tam da bu algıyı sekteye uğratır; ihramlı bir insan, karmaşık aidiyetlerini geçici olarak askıya alır, kul olduğunu bedensel olarak ikrar eder. Ama maalesef, Haccın esas hikmeti ıskalandığı için ihramdan çıkınca pasaport yeniden o kazanımın önüne geçer.

İkincisi meşruiyet rekabeti. Özellikle bölgesel anlamda birtakım iddiaları olan Müslüman ülkelerin her biri hedefini birtakım gerekçelere dayandırmaktadır. Türkiye için geçmiş müktesebat ciddi bir umdedir. Suud için yerlilik, İran için ABD ve siyonizme rağmen kazanılmış bir inkılap ve yine tarihi derinlik. Mısır için Araplık siyaseti, kültürü, sanat ve edebiyatı yanında Arap Ligindeki imtiyazlı konum.

Herhangi bir ortak platformda kimin kendi çıkarlarından ne adına ne kadar vazgeçeceği sorusu, buluşmaların niteliğini kısıtlamaya devam edecektir. Hac bu açıdan da ilginç bir istisna oluşturur: orada ne Ankara ne Riyad ne Tahran ne de Kahire, kendi sesini hâkim kılabilir, çünkü mekânın kendisi herkesi eşitler. Ama maalesef bu eşitliği kalıcı ilkelere aktaracak bir uzlaşı mekanizması ise henüz bulunamamıştır.

Üçüncüsü ortak değer dilinin erozyonu. Bir kongrenin işleyebilmesi için katılımcıların, müzakerenin zeminini oluşturacak paylaşımlı kavramlara ihtiyacı vardır. İslam dünyasında bu zemin giderek aşınmaktadır: şûrâ mı, demokrasi mi? Şeriat mı, pozitif hukuk mu? İçtihad mı, taklid mi?

Bu soruların herhangi birinde dil birliği yoksa, diğer hususlarda eylem birliği inşa etmek temelsiz bir bina dikmekten farksızdır. Oysa Hac, bu ihtilaf noktalarının hiçbirini öne çıkarmaz; hacı yalnızca Allah'a yönelir, kelâmî tartışmalar bile Arafat’ta askıya alınır.

O halde nereden başlanmalı?

Haccın birleştirici gücünü siyasi bir iradeye dönüştürmek, hac ibadetinin kendisini araçsallaştırmak anlamına gelmez. Aksine, onun ruhundaki iki ilkeyi —eşitlik ve müzakereyi— sosyal disipline dönüştürmek anlamına gelir.

Bunun için önce küçük ölçekli, tematik ve bağlayıcılığı sınırlı istişare mekanizmalarına ihtiyaç vardır; enerji, su, göç, eğitim gibi varoluşsal başlıklarda ortak çalışma grupları gibi.

Meşruiyet rekabeti, coğrafi rotasyonla frenlenmeli ve en önemlisi, ortak bir değer dilini yeniden üretecek ulusötesi bir entelektüel zemin yani çok merkezli, çok dilli, çok mezhepli bir düşünce platformu kurulmalıdır yoksa birlik arayışı, daima zemin kaymasıyla karşılaşacaktır.

Hac, her yıl bunun mümkün olduğunu ispat eder. Milyonlar aynı anda aynı yerde buluşabiliyorsa, ümmetin koordinasyon sorunu kapasite sorunu değil, irade sorunudur. İrade ise kurumlardan önce gelir; kurumlar iradenin kristalleşmiş hâlidir. Kâbe etrafındaki tavaf bittiğinde herkes kendi devletine, kendi sorumluluk görevlerine, kendi iktidar hesabına döner dönmesine de asıl mesele, tavafın bıraktığı o kısa süreli ittifak duygusunu ömrü olan bir yapıya dönüştürebilmektir.