Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam şöyle buyurmuştur:

"Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu zalime teslim etmez (yalnız ve yardımsız bırakmaz). Kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın bir sıkıntısını kaldırırsa, Allah da onun kıyamet günkü sıkıntılarından birini kaldırır.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58)

"Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz kendi nefsi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz." (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71)

Tarih ve günümüzde öyle olaylar vuku bulur ki bunlar; sadece iki taraf arasında yaşanan, meydana geldiği dönem ve zamanla sınırlı kalan basit birer mücadeleden ibaret değildir. Bunların küresel, tarihsel ve geleceğe yön veren boyutları vardır.

1400 yıl önce Kerbela’da Hz. Hüseyin ve yarenlerinin hunharca şehit edilmesi, sadece bir aile ile dönemin zalim yönetimi arasında cereyan eden bir hadise değildi. Yakın tarihimizdeki Şeyh Said Kıyamı, İskilipli Atıf Hoca’nın idamı, Üstad Bediüzzaman’ın zindanlarda ve sürgünlerde geçen mücadelesi ile nihayetinde iki metrekarelik bir toprağın dahi çok görülüp naşının kabrinden kaçırılması da sıradan olaylar değildir. Hiçbiri yaşandığı dönemle ve failleriyle sınırlı kalmamıştır.

Bu zulüm ve vahşeti işleyenler kadar; ona destek olan, sessiz kalan, imkânı olduğu halde engel olmayanları tarih bir şekilde yargılamaktadır. Bugün de taraflar arasındaki aynı mücadele devam etmektedir.

Gazze ve Filistin coğrafyası yaklaşık bir asırdır özellikle 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan bu yana Siyonistlerin işgali, katliamı, sürgün ve her türlü zulmüyle karşı karşıyadır.

Devam eden müzakereler neticesinde 9 Ekim 2025 tarihinde imzalanan ve 11 Ekim 2025'te yürürlüğe giren çok aşamalı Gazze Ateşkes Antlaşması'nın resmi garantörleri ABD, Türkiye, Mısır ve Katar oldu. Garantör ülkelerin temel görevi, tarafların antlaşmaya bağlı kalmasını sağlamaktı.

Ancak Siyonist rejim antlaşma maddelerini açıkça ihlal etmesine rağmen, garantör ülkeler de dâhil olmak üzere tüm aktörler antlaşmanın gereği olarak HAMAS’tan silah bırakmasını talep ettiler. HAMAS uzun süre buna karşı dirense de gelinen noktada kabul etmek durumunda kaldı. Buna rağmen Siyonist rejim antlaşmayı tanımadığını ve uymayacağını ilan etti.

Yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerin beyanı uyarınca; antlaşma olsun ya da olmasın, bütün ümmet Gazze’ye yardım etmekle, oradaki işgali ve vahşeti sonlandırmakla mükelleftir. Bu durum, her birimizin omuzundaki manevi bir borç ve vebaldir. Sorumluluk ve vebal soyut birer temenni değil, pratikte gösterilmesi gereken ameli bir duruştur.

HAMAS’ın mecbur kalarak geri adım atması, direnişin ve Filistin halkının aleyhine olabilecek bir tabloyu kabul etmek zorunda kalması sadece onların değil bütün ümmetin yenilgisidir. Bu durum, ümmetin gereken desteği vermediğini; bu zulme rıza gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu zafiyet imkânsızlıktan değil; dünyevi menfaat ve çıkarların korunması, konfor ve rahatın bozulmak istenmemesinden kaynaklanmaktadır. Oysa ümmet; beşeri, askeri ve maddi her türlü imkâna sahiptir.

Küçücük Gazze’nin, Lübnan İslami Direnişinin ve İran’ın sahada tek başlarına gösterdikleri duruş ve sonucu ortadadır. Birkaç İslam ülkesinin bir araya gelerek oluşturacağı güç dengesinin ne denli büyük bir etki yaratacağını kimse inkâr edemez.

Allah’a verdiğimiz ahdin, imanımızın ve akidemizin bir gereği olarak Gazze’deki kardeşlerimizin yanında durmalı, topraklarını işgalden kurtarmalı ve ümmetin bağrına bir kanser uru gibi yerleştirilmeye çalışılan Siyonist rejimi o topraklardan söküp atmalıyız.