Sürekli bir şeylerden şikayet ediyoruz...
Toplumun gidişatından, manevi
aşınmalardan, ahlâkî yozlaşmalardan, sapkınlığın, fahşanın ve ifsadın dört bir
yanı sardığından vs..vs..
Ahir zamandayız, diyoruz...
İbretle, esefle, dertleşiyoruz,
söyleşiyoruz; eşimizle, dostumuzla, komşularımızla...
“Ya duydunuz mu? Şurada şöyle bir olay
olmuş!”
“Bugün ne gördüm bir bilseniz.. Başımıza
taş yağacak!...”
“Ne hallere düştük, daha neler
göreceğiz!?...”
“Filancanın kızının son halini
gördüm ve şok oldum!...”
“Filankesin oğlu ne hallerde, bir
bilseniz!...”
Hasılı; falanlı, feşmekanlı, olaylar,
tespitler, teşhisler, sosyolojik analizler, alimce(!) ve fakat adilce olmayan
yargı dağıtmalar...
Eee...
Peki biz bu hikayenin neresinde
duruyoruz!?
Madem münker nedir, ne değildir
biliyoruz. Biliyoruz zira, münkerat eksenli bu olumsuz gidişata dair, bunca
analiz ve yorum yapabiliyor isek, bu bildiğimiz anlamına geliyor.
O halde ne yapıyoruz?
Umarsızca izliyor, topluma ve gidişata
yönelik, sentez(!) ve analizlerimizi(!) yaptıktan sonra, sadece mütemadiyen
konuşuyor muyuz?
Üzüldüğümüz, etkilendiğimiz, sancı
çektiğimiz ve bizatihi kendi çevremizde şahit olduğumuz “bu kötü” gidişatın
ıslahı için...
Ve itiraf edelim, aslında ne yapmamız
gerekirdi?
Bizden önce gelip geçen ve bizlere bu
manada güzel bir miras ve misyon bırakan, sıratı müstakim üzere dosdoğru
doğrulan, sıratı müstakime dosdoğru davet eden, eğip bükmeden, hikmet ve güzel
öğütle, incitmeden, inceden inceye tebliğini yüreklere iman motifleriyle
işleyen, Tevhid kahramanlarını, Hakk ve hakikatin erdemli tebliğcilerini örnek
almamız gerekmez miydi?
Tıpkı onlar gibi, münkeri engelleyip,
marufu yeşertmek için, tüm imkanlarımızı seferber etmeli ve ümitvar olmalıydık
değil mi?
Bugün, içinde bulunduğumuz toplumun
sefahate düştüğünden şikayet ediyorsak, bunun en büyük sebeplerinden biri, hiç
şüphesiz toplumun tebliğcilerinin rehavete düşmesidir.
Ve kabul edelim ki, günümüzde, her türlü
münkeratla baş başa kalmış insanların, toplumların, Hakk ile yoğrulan, sıratı
müstakim üzere dosdoğru doğrulan, ihlâslı, istikrarlı, sabırlı, samimi, bilge
ve dost tebliğcilere ihtiyacı çok büyüktür. Fakat maalesef ki, bu ihtiyacı
karşılayacak çoğu tebliğci ise, rehavet halindedir.
Oysa tarih boyunca sürekli tekerrür eden
bir hakikattir ki; rehavet ataleti, atalet gafleti, gaflet sefahati ve sefahat
de dalaleti getirir...
Hülasa, toplumun sefahatini ve buna
paralel olarak, sapkınlıkların artmasıyla hızla içine düşülen dalaleti
sorgularken, yorumlarken, öncelikle toplumun bilinçli kesiminin içine düştüğü
rehaveti de sorgulayalım...
Ve eğer birer tebliğci isek, sefahate,
dalalete düşmüş ve fakat hidayete susamış insanların gönüllerine hidayet
tohumları ekip, bu tohumların istikrarla sulanıp, filizlenmesi, yeşerip
büyümesi için biz ne yaptık ne yapıyoruz ve neler yapmayı planlıyoruz? Bu
soruyu kendimize, kendi gözlerimizin içine cesaretle, samimice bakarak, bizzat
soralım..
Yani önce fertlerin, sonra toplumun
ıslahı, ihyası ve inşası için, ne kadar uğraş veriyoruz?...
Konuşmak ve eleştirmek dışında...