“İnsanın anavatanı çocukluğudur” sözü, bireyin erken dönem yaşantılarının hayat boyu süren etkisini vurgulamaktadır. Çocukluk, kimliğin şekillendiği; düşünme, algılama ve anlamlandırma süreçlerinin temellerinin atıldığı kritik bir dönemdir. Bu dönemin en belirleyici unsurlarından biri ise ana dildir. Ana dil, bireyin kendisini ifade etmesini, dünyayı kavramasını ve toplumsal aidiyet geliştirmesini sağlayan temel bir araçtır. Bu yönüyle ana dil, insan yaşamında yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda fıtri bir nitelik taşımaktadır.
İnsanın yaratılışında külli bir irade bulunmaktadır. Bu külli irade, bireyin hayatında bazı temel unsurlar aracılığıyla somutlaşır. Coğrafya, inanç ve dil bu unsurların başında gelmektedir. Coğrafya insanın içinde doğup büyüdüğü mekânsal çerçeveyi, inanç değer dünyasını, dil ise düşünce ve kimlik inşasını belirlemektedir. Dolayısıyla dil, bireyin kişisel ve toplumsal varlığının ayrılmaz bir parçası olarak fıtri bir gerçeklik niteliği taşır.
Bu bağlamda ana dilin korunması meselesi, yalnızca kültürel bir tercih değil; aynı zamanda temel bir hak olarak ele alınmalıdır. Ana dilin fıtri niteliğinden hareketle şu soru önem kazanmaktadır: Dilin korunmasına ilişkin haklar hangi temellere dayanmaktadır?
Bu haklar üç ana başlık altında değerlendirilebilir:
1. Dini açıdan
Semavi dinler incelendiğinde, dillerin korunmasına karşı herhangi bir yasaklayıcı veya dışlayıcı yaklaşımın bulunmadığı görülmektedir. Aksine, semavi dinlerde ve hassaten müntesibi olduğumuz İslam inancında farklı dillerin varlığı ilahi düzenin bir parçası olarak kabul edilmekte ve bu çeşitlilik Allah’ın ayetlerinden biri olarak ifade edilmektedir. Bu yaklaşım, dil farklılıklarının meşru ve korunması gereken bir gerçeklik olduğunu ortaya koymaktadır.
2. Hukuki açıdan
Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, UNESCO ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen sözleşmelerde dillerin ve kültürlerin korunmasına yönelik kapsamlı düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. 1948 tarihli uluslararası insan hakları belgeleriyle başlayan süreçte, dillerin ve kültürel kimliklerin korunması, halkların temel hakları arasında kabul edilmiş ve bu anlayış günümüze kadar süreklilik kazanmıştır.
3. İnsani açıdan
İnsani ve evrensel değerler temelinde tüm insanların eşit doğduğu ve eşit haklara sahip olduğu ilkesi benimsenmektedir. Bu ilke doğrultusunda, yalnızca resmî dilin değil, azınlık topluluklarına ait dillerin de korunması gerektiği açıktır. Ana dilin korunması, bireyin kimliğini sürdürebilmesi, toplumsal hayata eşit katılım sağlayabilmesi ve insan onurunun muhafazası açısından vazgeçilmez bir unsurdur.
Sonuç olarak, konuya genel bir perspektiften bakıldığında, dilin hem inanç sistemi açısından hem hukuk düzeni bakımından hem de insan hakları çerçevesinde korunması gereken temel bir insani hak olduğu görülmektedir.