Henüz hangi oyuncağı daha çok sevdiğine bile karar veremeden, enkazların arasından çıkarılan bir çocuk düşünün. Toza toprağa bulanmış küçücük bedeninin beyaz bir kefene değil, dünyanın suskunluğuna sarıldığı bir bebeği…

Ardından, doyasıya koklayamadığı evladının parçalarını poşetlere toplarken bile “Elhamdulillah” diyebilecek kadar ağır bir imtihanın altında ezilen bir anneyi düşünün…

Sonra, bütün bir ailesini yıkıntılar arasında arayan çaresiz bir babanın sessiz feryatlarını hayal edin, bir anlığına kendinizi onun yerine koymaya, o acının ağırlığını hissetmeye çalışın…

Ve bütün bunları canlı yayınlarda izledikten sonra kahvesini yudumlamaya devam eden bir dünyanın merhametsizliğine bakıp kendi hâlinize ağlayın…

Gazze’de yalnızca insanlar ölmedi. Bombaların altında parçalananlar sadece çocuk bedenleri, evlerin enkazları, yarım kalan hayatlar ve gerçekleştirilemeyen hayaller değildi. Dünyanın yıllardır insanlığa pazarladığı bütün o süslü kavramlar da enkaz altında kaldı. Medeniyet, insan hakları, uluslararası hukuk, özgür dünya… Hepsi Gazze semalarında yükselen dumanlarla birlikte suskunluğa büründü, bir köşeye sindi, dağılıp parçalandı. Gazze, kralın çıplak olduğunu haykıran; modern dünyanın ahlaki iflasını gösteren devasa bir aynaya dönüştü.

Katil Stalin’in; “Bir kişinin ölümü trajedi, bir milyon kişinin ölümü ise istatistiktir” diye meşhur sözü vardı. Belki de modern dünyanın vicdanını en iyi özetleyen cümlelerden biriydi bu. Yıllarca bize insan haklarından bahsedenler, bugün katledilen çocukların sayısını istatistik gibi hesaplayıp sadece sayısal bir veriye dönüştürüyor.

İnsan hakları nutukları atanlar, bir halkın açlığa mahkûm edilmesini “güvenlik hakkı” diye savunabiliyor. Sözde kadın hakları savunucularına göre ise Gazzeli annelerin parçalanmış bebeklerinin başında yükselen feryatlarının hiçbir karşılığı bulunmuyor.

İnsanlık tarihinin belki de en büyük vicdan kırılması yaşanırken, dünyaya adalet getirmek iddiasıyla kurulan BM de bu insanlık trajedisini uzaktan seyredip göstermelik birkaç kınamayla görevini yaptığını sanmamızı istiyor.

Gazze’ye düşen her bomba sadece evleri yıkıp insanları öldürmüyor; aynı zamanda kim olduğumuzu, nerede durduğumuzu, içimizde kalan insanlığı, dünyanın ikiyüzlülüğünü, uluslararası sistemin çürümüşlüğünü ve güçlüye hizmet etmek için var olduğunu da ortaya çıkarıyor.

Gazze, Batı’nın insan hakları anlayışının kimliklere göre işlediğini gösterdi. Gazze, uluslararası hukukun yalnızca güçlülerin çıkarlarına hizmet ettiği sürece işletildiğini gösterdi. Gazze, modern dünyanın mazlumdan değil, zalimden yana tavır aldığını gösterdi. Ve en önemlisi Gazze, Müslümanların parçalanmışlığını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Bugün milyonlarca Müslüman gözyaşı döküyor, ama aynı ümmet, yıllardır mezhepçilik ve milliyetçilik kavgalarıyla birbirini tüketiyor. Eller dua için semaya açılıyor, fakat ümmet çapında ortak bir irade ortaya konulamıyor. Kimileri protestolarla vicdanını rahatlatıyor, kimileri birkaç paylaşım yaparak sorumluluğunu yerine getirdiğini sanıyor. Gazze, sadece düşmanın gücünü değil, ümmetin dağınıklığını da gösteriyor.

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” ayeti, şamar gibi inmeli suratımıza…

Bir şeyler yapılmalı artık, ama sözle değil, yazıyla, nutukla, kınamayla değil; bedeli olan, karşılığı olan somut adımlar atılmalı… Binlerce kınamanın bir kurşun kadar caydırıcılığı olmadığını gördük çünkü…

Mazlumun elinden tutacak; zalimi zulmünden el çektirecek bir şeyler yapılmalı… “Çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar” kendileri için bir çare olmamızı istiyorlar çünkü…

Onlar bizden kınama, protesto, slogan değil; kendilerini kurtarmamızı istiyorlar. Allah da onların uğruna neden savaşmadığımızı soruyor. Verecek bir cevabımız var mı?