Tam 12 yıl geçmiş 6-8 Ekim’de yaşanan olayların üzerinden. Bir Kurban Bayramında yaşandı olaylar ve coğrafyamızın hafızasına adeta kazındı.
Kimileri olayları bir “kalkışma” olarak değerlendirdi, kimileri “devrimci halk ayaklanması” diye adlandırdı.
İşin aslı bu coğrafyanın görmediği bir vahşet yaşanmıştı Kurban Bayramı günlerinde.
Yasin ve arkadaşları muhtaç ailelere “Kurban eti dağıtmak” için çıkmışlardı; ama insanlıktan bir parça bile nasibini almamış vahşi toplulukların saldırısına uğramışlar ve şehid edilmişlerdi.
Gözü dönmüş topluluk güya “Kobani duyarlılığı” için sokağa çıkmışlardı; ama aslında çok önceden öldürmeye, kan dökmeye, vahşete kodlanmışlardı.
Ağızlarından “Işid vahşeti” sözleri eksilmeyenler cinayet ve vahşette seviye atlamışlardı.
Işid Kobani’ye saldırıyordu ve güya tepki gösteriyorlardı.
KCK yürütme konseyi eş başkanı Cemil Bayık, “Çözüm süreci” denilen bir ucubenin verdiği özgüvenle Amerikan Gazetesi New York Times'a şunları söylüyordu:
“Eğer Türkiye Kobanê'de savaşan Kürt güçlerine yardım etmezse, barış görüşmelerini bitireceğiz ve Türkiye'deki gerilla savaşına devam edeceğiz.”
Yıllardır savaştıkları Türkiye devletinden yardım istiyorlar ve eğer yardım etmezse “savaşa devam ederiz” diyorlardı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu o dönemde yaptığı açıklama ile görüşmelerin bir tür özetini yapıyordu:
“Biz kara harekâtı yapmayız. İnsani yardımı zaten başından beri yapıyoruz ama PYD’ye silah vermeyiz. Ancak peşmerge, Irak’ta anayasal bir güç. Ve PYD’ye de destek vermek istiyor. Bu da bizim için meşrudur. O nedenle izin verdik.”
Yani Türkiye, PKK’nın yaralılarını hastanede tedavi ediyor, Kobani’den kaçan sivilleri alıyor, Peşmerge’nin Türkiye topraklarını kullanıp PKK’ya silah tedarik etmesine izin veriyordu; ama PKK bununla yetinmiyordu.
KCK yürütme konseyi üyesi Besê Hozat, PKK medyasına şu açıklamayı yapıyordu:
“Türkiye bu politikadan vazgeçmezse Rojava'daki direniş Türkiye'nin dört bir tarafına yayılacak. Kürtler bunu kabul eder mi? Türkiye birbirine girer. Her taraf Kobanê, Efrîn, Cizre olur. Kanton sistemi Rojavayla sınırlı kalmaz, Kuzey Kürdistan'ın her yerine yayılır.”
Murat Karayılan 23 Eylül'de yaptığı açıklamalarda Kobani'deki saldırılar nedeniyle Türkiye'yi suçladıktan sonra şunları söylüyordu: "Bizim için süreç bitmiştir. AKP'nin politikası süreci zora soktu. Savaş hali söz konusu. Yeni bir değerlendirme yapmaya ihtiyaç var. Düşmanlık yapıyorlar.”
İmralı’dan da mesaj alındıktan sonra son aşamaya geçilmişti.
HDP MYK’sından yapılan yazılı açıklamada şöyle deniyordu:
“7'den 70'e bütün halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz… Bundan böyle her yer Kobani'dir. Kobani'deki kuşatma ve vahşi saldırganlık son bulana kadar süresiz direnişe çağırıyoruz.”
Alana çıktılar ve başta HÜDA PAR gönüllüleri ve temsilcilikleri olmak üzere İslami olan her şeyi ve herkesi hedef aldılar.
Sadece sakallı diye insanlar öldürüldü ya da yaralandı.
Yağma, gasp, hırsızlık ve bilumum vandallık örnekleri bir yana İslami faaliyet gösteren dernekler, Kur’an kursları, dergahlar ve medreseler hedef alındı. Diyarbakır, Adana, Bingöl, Van, Mardin, Batman başta olmak üzere yüzlerce yerleşim yerinde saldırılar gerçekleştirildi.
Açıklamalar belli, saldırılar belli, saldırganlar belli; ama kısa süre sonra yargılamalar başlayınca hem katiller hem de azmettiriciler mağdur rolü oynamaya başladılar. Utanmadan, ahlaksızca “kumpas davası” diyenler bile var.
Süreçler, konjonktür, değişen gündemler ve şartlar ne getirir bilinmez; ama 6-8 Ekim vahşeti ve “Kurban bayramı şehidleri” unutulmaz.
Herkes unutsa da “adil şahitlerin” tuttukları kayıtların ortaya serileceği zaman elbette gelecektir.
Ve Şehidler elbette kazandı, katiller ve o vahşi cinayetlerde dahli olanlar eğer tevbe etmezlerse kirli elleriyle, kirli dilleriyle İlahi mahkemede hesap verecekler.