Şehid Şeyh Said...Türk resmi tarihinin "gerici" veya "bölücü" yaftalarıyla karanlık bir derebeyi olarak resmettiği, Kürt seküler tarih yazımının ise kerhen kabul edip "davetsiz misafir" muamelesi yaptığı bu abidevi şahsiyet, aslında Hak ile Batılın kadim savaşında kendi çağına damga vuran bir İslam mücahididir.
Peki, onu darağacına kadar götüren, adını tarihe kanıyla yazdıran bu sürecin ardındaki gerçek Şeyh Said kimdir? Bu sorunun cevabı, yalnızca bir biyografinin satır aralarında değil, 1850'lerin sömürgeleşen, ezilen ve yetim bırakılan coğrafyasının acı dolu tarihinde gizlidir. O, Kürt alimi Mevlana Halid’in vefatından yirmi üç yıl sonra, fatihlik madalyalarının sömürgecilere dağıtıldığı bir dönemde dünyaya gözlerini açtı. Dünyada sanayi devriminin dişlileri dönerken, onun doğduğu topraklar Osmanlı-Rus savaşlarının nalları altında eziliyor, kıtlık ve salgın hastalıklar halkın belini büküyordu.

İlmin ve İrfanın Gölgesinde Bir Gençlik
Şeyh Said’in karakteri, boyun eğmeyi reddeden bir ailenin ve derin bir irfan geleneğinin potasında eriyerek şekillenmiştir. Dedesi Şeyh Ali Septi, Diyarbekir'deki konforlu baş müderrislik makamını elinin tersiyle itip, nefsini terbiye etmek için Şam pazarlarında sırtında su taşıyan, Mevlana Halid’in elit halifelerinden biriydi. Bu Nakşi-Palevi ekolü, devletçi ve statükocu değildi; keramet tüccarlığı yapmak yerine halkın içine karışan, yoksulun derdiyle dertlenen, İslami eşitliği merkeze alan toplumcu bir anlyışa sahipti.
Babasının Palu’nun nispi refahını bırakıp, yoksulluğun ve savaşın nefesinin hissedildiği Hınıs-Kolhisar’a medrese açması, Şeyh Said’in hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Sünni Kürtlerin, Alevilerin ve Ermenilerin bir arada yaşadığı bu kozmopolit coğrafyada, adaleti ve çoğulculuğu İslam’ın evrensel penceresinden öğrendi. Erken yaşta başladığı eğitim hayatında, tasavvufun uhreviyatı içinde kaybolmak yerine, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) pratik hayatını merkeze alan Hadis ilminde mütehassıs oldu. O, İslam'ı sadece cami köşelerinde değil, meydanlarda, siyasette ve toplumsal adaletin tesisinde arayan bir alimdi.
Öyle ki, medresesinde yalnızca fıkıh ve akaid değil, Ehmedê Xanî’nin Nubîhara Biçûkan’ı, siyaset bilimi ve İslam kamu hukuku da okutuluyordu. O, siyaseti medresenin bir uzantısı, ilmin tatbik edileceği bir icra alanı olarak görüyordu. Yakışıklı, uzun boylu, heybetli görünümüyle; at sırtında rüzgar gibi esen, Arapça, Farsça, Ermenice bilen, Halep'ten Şam'a devasa kütüphanesine kitaplar taşıyan entelektüel bir deryaydı. Geçimini kimseye el açmamak ve onurunu korumak için ticaretle sağlıyor, Peygamberin tüccar sünnetini ihya ediyordu.

İhanetin, Değişimin ve İnkârın Şafağı
I. Dünya Savaşı, koca bir ümmetin üzerine karabasan gibi çöktüğünde Şeyh Said, ilerlemiş yaşına rağmen savaşkan güçleri manevi olarak motive etmek için cephe cephe dolaştı. Ancak savaşın ardından yaşananlar, kurulan yeni düzenin kodları ve verilen sözlerin tutulmaması, onu yeni bir gerçeklikle yüzleştirdi. Mustafa Kemal'in Erzurum'a gelişiyle başlayan süreçte, Türkçü ve seküler politikaların İslam'ı ve Kürt kimliğini tasfiye etmeye dönük adımları giderek netleşiyordu.
Yeni kurulan devlet; medreseleri kapatıyor, halifeliği lağvediyor ve bin yıllık İslami kardeşlik hukukunu jakoben bir ulus-devlet inşası uğruna ayaklar altına alıyordu. Artık kültürel Kürtlük, varoluşsal ve siyasi bir mefkureye dönüşmek zorundaydı. Şeyh Said için kıyam, bir iktidar hırsı değil; inkar edilen bir halkın ve tahkir edilen bir inancın, İ’la-yı Kelimetullah uğruna şahlanışıydı.
"Yalnız Kalsam da Karşı Çıkacağım"
Olaylar, onun planladığı bir risale ile devleti uyarma stratejisinden çok daha hızlı gelişti. Piran'da jandarmaların sığınmacı mahkumlara ateş açmasıyla patlayan o ilk kurşun, aslında aylardır biriken gazın infilak etmesiydi. İlk kurşunun kendi inisiyatifi dışında atılmasına üzülse de, sorumluluktan kaçmadı.
Evinden ayrılırken ailesine söylediği şu tarihi sözler, onun niyetinin bir özetiydi: "Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine de bunlara karşı çıkacağım. Ne ben Hazreti Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bunlara karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar..." O, Kerbela'nın ruhunu Kufe'nin değil, Amed'in dağlarına taşıyordu.

Amed Surlarında Çarpışan İman ve İhanet
Şeyh Said’in yürüyüşü, mülksüzleştirilen köylülerin, dışlananların ve kalbi İslamla çarpanların adeta bir plebisitiydi. Darahini, Hani, Palu ve Lice derken isyan ateşi büyüdü ve Amed (Diyarbakır) surlarına dayandı. Ancak dünya tarihi bir kez daha tekerrür etti: Köylülerin adalet talebi, şehirli burjuvazinin ve kaybedecek statüsü olan elitlerin kibirli duvarlarına çarptı. Şehir, fakir mücahitlerine kapılarını kapattı.
Kuşatma sırasında Şeyh'in sergilediği savaş ahlakı ise dillere destandı. Ele geçirilen toplarla surlarda gedik açılması planlandığında, surların arkasındaki masum kadın ve çocukların zarar görme ihtimali üzerine buna şiddetle karşı çıktı. Düşmanının suyunu kesmeyi reddetti. O, kazanmak için her yolu mubah gören bir lider değil, savaşırken bile İslami sınırları muhafaza eden bir imamdı.
Fakat her destanın içinde bir ihanet tohumu vardır. Geri çekilme sürecinde, İran'a geçiş yolu üzerinde, kendi bacanağı ve Cibranlı Halit Bey'in eniştesi olan Binbaşı Kasım’ın kahpe pususuna düştü. Kasım, kendi ikbalini ve canını kurtarmak umuduyla Abdurrahmanpaşa Köprüsü'nde silahını havaya sıkarak Şeyh ve yarenlerini Mustafa Kemal’in ordusuna teslim etti. Tarih, Kasım’a vaat edilen ödüllerin hiçbir zaman verilmediğini, lanetlenmiş ve dışlanmış bir zavallı olarak yapayalnız öldüğünü yazarken; Şeyh Said'in şahadetini altın harflerle nakşedecekti.
Darağacında Yücelen Vakar
Şark İstiklal Mahkemeleri, hukukun tecelli ettiği değil, siyasi kararların infaz edildiği birer giyotindi. Şeyh Said, mahkeme heyeti karşısında can derdine düşüp eğilmedi. O, orada hakimleri değil; geleceği, torunlarını ve tarihi yargılıyordu. Haklı olmanın o aşılmaz vakarı içindeydi.
Mahkeme Başkanı Müfit Özdeş ve Ali Saip Ursavaş'ın küstahça sataşmalarına karşı o eşsiz metanetiyle cevap verdi. "Seni severim ama mahşer günü seninle muhakeme olacağız," derken, asıl mahkemenin Sahib-i Yevmiddin olan Allah'ın huzurunda kurulacağını hatırlatıyordu. Kendisine, "Ocaklarını söndürdüğün masumlarla muhakeme edileceksin" diyen Vali Mithat Bey'e ise "Boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar" diyerek, ilahi adaletin zerresinin şaşmayacağını haykırdı.

Son Cuma, Son İnfaz ve Ölümsüzlük
Tarih 29 Haziran 1925'i gösterdiğinde, Sur ilçesindeki meydanda 47 sandalye ve 47 yağlı urgan hazırdı. Şeyh Said ve yarenleri, yüzlerinde zerre kadar korku emaresi taşımadan, tekbirlerle sehpaya yürüdüler. O gün, yenilmiş ama diz çökmemiş bir neslin destanı yazılıyordu.
İdamından hemen önce önüne uzatılan deftere yazdığı o tarihi cümle, kıyamın gayesini tüm çıplaklığıyla özetliyordu: "Benim ölümüm Allah ve din için ise darağacında asılmama perva etmem." Sandalyeler teker teker devrildi. Şeyh Said Efendi, dünyevi haksızlıklara, zulme ve inkar politikalarına karşı başlattığı fani mücadelesini, baki olan şehadet makamıyla taçlandırdı.

Bu kıyam; salt bir milliyetçi isyan değildi. Bu kıyam; hem dini değerleri ayaklar altına alınan hem de varlığı yok sayılan bir halkın, zulme karşı müşterek ve mukaddes direnişiydi. Bugün, o darağaçlarının kurulduğu topraklarda Şeyh'in mezar yeri hala gizlense de, onun davası Mela, Seyyid ve Şeyhlerin mirasıyla, ezilen bir halkın gönül gözünde yaşamaya devam ediyor. Şeyh Said Efendi, boyun eğmeyen duruşuyla, sistemin çatlaklarından sızan o en gür özgürlük sesi olarak tarihin kalbinde atmayı sürdürüyor. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.





